Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 

 

"MEŞRU" NEDİR?  

Mustafa SATIŞ

 Yıl 1981 12 Eylül darbesi'nin hemen sonrası.

Bulgaristan'ın Sofya kentinde, Vitoşa dağına yaslanmış bir binada TKP'nin cuntanın pençesinden kurtardığı 10 adam eğitim görüyor.

Konu: Marksizm-Leninizm.

Eğitimin amacı: Burjuva demokrasisini yıkıp, yerine gerçek demokrasi olan proletarya demokrasisini kuracak militanlar yetiştirmek.

Asıl amaç: insanın insana kulluğunu ortadan kaldırıp, insanın insan gibi yaşadığı, insan kişiliğinin sağlam temellerüzerinde

yükseldiği bir düzen kurmak.  

Bu gurupta 68 kuşağından ünlü isimler de var. Ancak onlar bu gurubun yöneticileri değil.

Bu gurubun tam sorumlu sekreteri İGD'li bir genç. Öyle uygun görmüş partimiz.

Hep te öyle uygun görmüştü zaten.

Genç ve tam sorumlu sekreter, çok telaşlı bir günündedir.

Odadan odaya koşturuyor, her kese talimatlar yağdırıyor.

" Yarın partimizin politbüro üyesi gelecek. Bu bizim içinhayati bir gündür. Her kes takım elbise giyecek ve kravat takacak. Sabah kahvaltıdan önce merdivenin başındatoplanacağız. Bu bir parti talimatıdır buna her kes uymak zorundadır." Diyor.

Sabah oluyor. Her kes talimata uygun olarak merdivenin başında hazır.

Genç sekreter orada bulunan gurubu merdivenin altında sağlı sollu sıraya diziyor.

Geçmiş tüm eylemlerden alışık olduğumuz gibi "sağ yumruk sıkılı, kol hafifçe kırık havaya kaldırılmalı" talimatını veriyor. Buna herkes uyuyor.

Tabi 68 kuşağının ünlüleri de.

Genç sekreter komutunu veriyor "Yoldaşlar politbüro üyesi yoldaşın yukarıdan ayak sesleri duyulduğunda, duruşumuzu bozmadan hep birlikte 'kavga sesleri geliyor köylerden ve şehirlerden...' marşını söyleyeceğiz."

Aynen öyle oluyor.

Merdivenlerin başında tel çerçeve gözlükleri, yeleği ve eski tip takım elbisesiyle tereddütsüz Mustafa Suphi Yoldaşı andıran bir siluet beliriyor.

Ağır adımlarla merdivenlerden inen Veysi Sarısözen'dir.

Kollar hafif kırık, yumruklar sıkılı hep bir ağızdan oldukça coşkulu marş başlıyor.

." Kavga sesleri geliyor. Köylerden ve şehirlerden"

Sarısözen alt basamağa ulaştığında, her zamanki kıvraklığıyla olaya müdahele ediyor "böyle merasimlere gerek yok yoldaşlar" diyor.

Böylece olayın sorumlusu genç sekreter oluyor.

Ne var ki olan olmuş, kravatlar takılmış, yumruklar havada marş söylenmiş, Veysi Sarısözen de bu marşların eşliğinde o merdivenlerden inmiştir artık.

Yıl 1987 İsviçre'nin şirin kenti Bazel' de tek odalı bir evdeyiz.

Söz sözü, söz de bira şişelerini kapaklarını açıyor.

Yılların dostuyla yedi yıl sonra karşı karşıyayız.

Hasret gidermekteyiz. Aniden bana dönüyor " Ne anlatayım daha bize kravat taktırdılar, takım elbise giydirdiler, yumruklarımızı kaldırtıp Veysi merdivenlerden inerken bize marş söylettiler."deyip, Bulgaristan'daki bu korku filmine benzer olayı anlatıyor.

 

"Utandım, çok utandım.

Aklıma geldikçe hala utanıyorum"

Derken gözleri kıpkırmızı. Ağlıyor.

Ancak ağlamak için çok geç olduğu anlaşılıyor.

Belli ki yara çoktan derine inmiş. Bu olay

Tustav Web sayfalarında uzun uzun tanımlaması yapılan ( yazılı tarih, sözlü tarih, resmi tarih vb.) kavramların hangisinde yer alabilir.

Bence hepsinde.

Yaşayan anlattığı için belki de sözlü tarihe.

Şu anda yazılı hale geçtiği için yazılı tarihe.

Yaşayanların tamamı hayatta olduğu içinde tamı tamına bir belge olmaktadır.

Peki bu belgenin ne yararı var.

Bence çok.

Çünkü partimiz elemanlarının böyle bir sahneyi hazırlamaktaki

işgüzarlıkları, parti militanlarımızın böylesi bir ilkelliğe boyun eğmeleri ve partimizin polit bürosundaki kişilerin yarattığı demokratik! Hazırol geleneğini anlatması açısından çok yararlı.

Daha da önemlisi ünlü beşinci kongreye otuz yıllık deneyimleri olan ve partinin her dediğini yapan, gerektiğinde hazırol durup marş bağıran 68 kuşağından iki kişinin katılamaması ve Veysi Sarısözen'nin haşladığı genç İGD'linin ve benzerlerinin kongre delegesi olarak katılması.

Demek ki haşlamakta samimi değilmiş.

İstedikleri militan kriteri de buymuş.

Nabi dostumuza göre böyle delegelerden oluşmuş kongreler her derde deva bir dokunulmazlığa sahiptir.

Nabi dostumuz Nazım Hikmet ormanına ilk fidan dikiminde yaptığı konuşmada şöyle diyor.

"Komünist partilerinin etiğinde devamlılık kongre meşruiyetine

dayanır. TKP Kongre kararıyla TİP'le birleşerek Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP)'ni oluşturmuştur. TBKP de birinci kongresinde 2 karar almıştır. Bunlardan birincisi sosyalistlerin daha geniş bir birliğinin sağlanması yönünde üyelerinin SBP oluşumuna katılmasıdır.

İkinci karar, TKP, TİP ve TBKP arşivlerinin korunması için bir vakfın kurulmasıdır. Bu çerçevede TÜSTAV kurulmuştur. TKP tarih sahnesinden çekilirken, tarihsel mirasını bu anlamıyla TÜSTAV'a bırakmıştır ve bugün bunun meşruiyetini kimse tartışmamaktadır. Daha sonraki siyasi süreçte SBP, BSP'ye, BSP de Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP)'nin kuruluşuna

katılmıştır.

Politikalar itibariyle, TKP'nin izlediği politikaların devamcısıyım diyen ya da devamcısı olmak isteyen

komünist adını taşıyan veya taşımayan birden fazla siyasi hareket ya da parti olabilir. Bu başka bir şeydir".

Kutsal kongre, kutsal delegeler ve yine bunların aldığı kutsal

kararlara dayalı gelişmelerin sonuçları ne olursa olsun,"meşruluğu tartışılmıyor"muş. Aslında cümle bağlantıları çok garip. Çünkü bu konuşmada "tarihsel mirasını Tüstav'a bırakması"nın meşruluğu mu tartışılmamaktadır?. Yoksa TKP'nin oradan oraya, sonra da buradan oraya katılıp ortadan kaybolmasının meşruluğu mu tartışılmamaktadır? Pek belli değildir.

 

Daha da önemlisi sanki Nabi Yağcı'nın konuşması burada bitmemiş gibi gözükmektedir. Asıl söylemek istediğini söylememiştir sanki

 

Anladığım kadarıyla şöyle söylemek istiyor:

" TKP'nin izlediği politikaların devamcısıyım diyen ya da devamcısı olmak isteyen komünist adını taşıyan taşımayan birden fazla siyasi hareket ya da parti olabilir. Bu başka bir şeydir. Böyle iddialara ve teşebbüslere gerek yoktur. TKP tarih sahnesinden çekilmiştir."

Yani bu konuda konuşulmasına ve bir şeyler iddia edilmesine bile tahammülü yoktur sevgili arkadaşımızın.

 

Asıl hikaye daha da ilginçtir.

TKP-TİP, TBKP'yi oluşturuyor. Daha sonra TBKP, SBP nin oluşumuna katılıyor. Daha sonraki süreçte SBP, BSP ye katılıyor, BSP de ÖDP'nin kuruluşuna katılıyor. Nabi dostumuzun sıralamasına ve meşru kongre

kararlarına göre işler böyle oluyor.

 

Sevgili Nabi daha fazla sıralamaya gerek duymuyor.

Oysa anlı şanlı kongrelere katılan ve bu herkesin herkese katıldığı kararlardan sonra bu kararları alan delegeler, yönetici ve liderlerden kaçı ÖDEP te bulunuyor şu anda?

Hiç biri.

 

"Ve bugün bunun meşruiyetini kimse tartışmamaktadır"

Diyen Nabi dostumuz Neyin meşruiyetinden söz ediyor anlamak mümkün değil.

 

Çocukken bize hatırladığım kadar tekerleme gibi bir masal anlatılırdı:

"Çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım. Buldum yerde bir erik , kaptı bir ala geyik." Sonra geyik ormana kaçıyor, sonra bir göle düşüyor, sonra gölün kenarına gelen bir inek gölün suyunu tamamen içiyor, sonuçta bizim bulduğumuz erik ortadan kayboluyor.

 

TKP de önce yöneticileri Türkiye'ye geliyor, sonra bir birleşik parti kuruluyor, ondan sonra o parti başka bir partiye katılıyor, derken yöneticiler her biri bir yere gidiyor ve parti ortadan kayboluyor.

 

Bu böyle olmaz tabi.

Ben yaptım oldu diyenler var ama böyle olmayacağı çok açık.

Bir kere, çocuksu yanlarımız hala kalmış olmakla beraber, artık çocuk değiliz. Elli yaşını çoktan aştık.

İkincisi kaybolan küçücük bir erik değil, kocaman bir parti.

Bu partinin imkanları vardı, yine bu partinin elemanları vardı. Bu partinin temelinde alın teri, göz nuru vardı.

Benim bildiğim bu partiye emek vermiş insanların hem söyleyecek sözleri, hem de çok soruları var.

 

Bu parti iflas etmiştir ama, iflas ederken bir envanter, bir bilanço kimseye göstermemiştir.

Sadece "iflas ettim" demiştir, o kadar .

İnsanlar nedenini bilmedikleri bu iflasın muhasebesinden habersiz olduklarından, enine boyuna hiç bir tartışmaya girmediklerinden veya buna layık görülmediklerinden olsa gerek, ölümcül bir sessizlik hüküm sürüyor.

 

Batışın hesabını enine boyuna yapamayanların, ikinci bir başlangıcı başaramayacakları açık.

Tek nedeni olmasa da, bu durumun bugünkü pasifliğe önemli katkısı olduğu meydanda.

Bu tartışmanın önünde bilerek veya bilmeyerek duranlar büyük bir suç işlemektedirler.

Bu arada Nabi Yağcı TÜSTAV'ı da bu "meşrulukları tartışılmıyor" lafının içine sıkıştırıp böylece konuyu bağlıyor. Doğrudur TÜSTAV'ın meşruluğu tartışılmıyor ama TÜSTAV'ın başına gelenler de TKP'nin başına gelenlerden farklı olmadı zaten.

Bugün orada gönüllü olarak çalışan ve yükü çekmekten başka bir iş yapmayan bir kaç kişinin dışında kimse bulunmuyor.

Sonuçta şunu söyleyebilirim.

Sevgili Nabi Yağcı yanılıyor.

TKP'nin tüm süreci ve aldığı kararların meşruiyeti dün de

tartışılıyordu. Bugünde tartışılıyor.

Eliminasyon'un meşruiyeti olmadı. Olamaz da.

Aslında sanki bu konulardan yalnızca Nabi Yağcı'nın sorumlu olduğu gibi bir sonuç çıkarmamak gerekir. Geçmiş zamanda bu partinin anlı şanlı merkez komite üyeleri vardı, polit büro üyeleri vardı . Ali kıran baş kesenleri vardı. Bu zevatın gerçekten söyleyecek iki satır sözleri yok mu ki tam 20 yıldır cılız da olsa sesleri çıkmıyor.

 

Nabi Yağcı iki kelime konuşuyor ne ilginç düşüncelere yol açıyor. Bir de bu arkadaşlarımız konuşsa kim bilir ne açılımlara neden olurlar.

 

Fena mı olur yani?

  

TÜSTAV'ın iletişim ağında yukardaki yazıyı görünce İNADINA'ya almamazlık edemedim.Ancak yazıda adı geçenler ve ilgili diğer insanlar bu konuda bir şeyler söylemek isterlerse İNADINA'nın sayfalarının açık olduğunu belirtirim.
Uğur Cankoçak

 

 

 
sayfa başına dön