Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 


SAVAŞ VE MEDYA

 

RAHMİ YILDIRIM
SABAHAT BOZKURT
GÜLÇİN AKDENİZ KOÇAK

 Aşağıdaki yazı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi 3'üncü sınıf öğrencileri Rahmi Yıldırım, Sabahat Bozkurt ve Gülçin Akdeniz Koçak'ın Kamuoyu dersi için hazırladıkları ve bir ay önce teslim ettikleri, savaş ve medya konulu dönem ödevinin sonuç bölümüdür. 34 sayfalık ödevde, 11 Eylül saldırıları sonrasında Amerikan ve Türk medyasının savaş yanlısı yayın çizgisi mercek altına alınmıştır. (Ödev, dersin hocası Doç.Dr.Mine Gencel Bek tarafından tam notla taltif edilmiştir. Bunu da belirtmekte yarar var!)

-------------------------------

SONUÇ  VE  DEĞERLENDİRME

Liberal kuramda medyanın temel demokratik işlevinin devleti gözetleyen kamu gözcülüğü olduğu belirtilir. Buna göre medya serbest ve bağımsız bir tartışma ortamı sunarak kamuoyunun sağlıklı oluşumuna katkıda bulunmalı, hükümetler halkın görüş ve eğilimlerini bu yolla öğrenerek çalışmalarına yön vermelidirler. Bu çerçevede, medyanın hükümetlerden tam bağımsız olması istenir ve bağımsızlığın ancak serbest pazar ortamında sağlanabileceği öne sürülür. "Medya kamusal düzenlemelere maruz bırakıldığı andan itibaren gözcü olmaktan çıkacak ve daha da kötüsü, devletin hizmetinde hırlayıp duran bir köpeğe dönüşebilecektir." (James Curran. Medya ve Demokrasi: Yeniden Değer Biçme başlıklı makale. Özgün metin: Mass Media an Democracy: A Reappraisal. Londra, Edwvard Arnold Press, 1992, s:82-117)

 Savaş durumunda, medyanın kamu gözcülüğü ve kamuoyunun serbestçe oluşumuna katkı misyonunu  terk ettiği, medyanın ve gazetecilerin kendi mesleki misyonları ile 'ulusal çıkarlar' adı altında devletten, hükümetten ve ordudan gelen istekler arasında tercih yapmak zorunda kaldıkları yadsınamaz bir olgudur. Ve bu tercih sonunda gazetecinin genellikle iyi vatandaş rolünü oynamaya başladığı da bir gerçektir. Gazeteci, artık mesleği gereği doğruyu anlatmak ve yazmak yerine ülkesinin savaşta galip gelmesinin daha önemli olduğunu düşünür. Bu düşünceyle ülkesinin savaşmadaki  haklılığını, düşmandan ne kadar nefret edilmesi  gerektiğini, cephede ve cephe gerisinde askerlerin ve halkın moralinin ne denli yüksek olduğunu yazıp çizme çabası içinde olur.

 

Önceki savaşlarda olduğu gibi 11 Eylül saldırıları sonrasında da Amerikan medyası da Türk medyası da savaş yanlısı bir söylem tutturmuştur. Saldırının ilk günlerinde nispeten temkinli bir yaklaşım sergileyen Amerikan medyası, Beyaz Saray'ın Afganistan'ı işaret etmesi üzerine saldırganlaşırken, Türk medyası ağırlıklı bölümüyle ilk dakikadan itibaren savaş propagandası yapmaya başlamış, saldırganlığı ve şiddeti kutsamış, halkı savaşa ikna etmeye çalışmıştır. Bunu yaparken de gazeteciliğin en temel en basit mesleki kurallarını hiçe saymış, dürüst davranmamıştır. İhtiyaç duyduğunda masabaşı haber üretmiş, savaşın reklamını yapmış, hatta savaş haberlerini dahi magazinleştirmiştir.

 

Türkiye'de medyanın ancak küçük bir bölümü savaşa karşı çıkmıştır. Sermaye gruplarına -Doğan Holding, Çukurova grubu. Rumeli Holding, İhlas Holding, Bilgin grubu- ait medya kuruluşları, istisna sayılabilecek yazarları dışında savaş yanlısı bir kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır. Ilımlı İslam iddiasındaki Zaman gazetesi, 11 Eylül'ün Türkiye'nin bahtını açtığını savunurken, inceleme kapsamındaki öteki İslamcı gazeteler Yeni Şafak ve AKİT, ABD'nin savaşına karşı çıkmışlardır. Ancak bu karşı çıkış, barışı savunmaktan çok, savaşın müslüman bir ülkeyi hedef alması nedeniyledir. İnceleme kapsamındaki Cumhuriyet gazetesi ilkesel bir tutumla savaşa karşı duruş sergilemiştir.

 

Medyanın ve gazetecilerin mesleğin etik kurallarını da çiğneyerek  neden savaş propagandası yaptıklarına kısaca değinmek gerekirse, en başta rekabete dayalı kapitalist düzende  barış kültürünün maddi temelinin son derece zayıf olduğu söylenebilir. Rekabet bir yarış olarak değil yok etme mücadelesi olarak gerçekleşmektedir. ABD'de silah sanayiine yapılan yatırımlar, dünyanın en büyük ekonomisinin kaldıracı haline gelmiştir.  Kapitalist ekonomi, ancak silahlanma harcamalarıyla çevrimini tamamlayabilmektedir. Dolayısıyla ekonominin çevrimini sürdürebilmesi için savaşlar zorunluluktur.

 

Böyle bir ekonomik altyapı üzerinde, medyanın ideolojik, politik ve ekonomik yapılanmasında liberal kuramın naif yaklaşımları tarihte kalmıştır.  Özellikle çapraz tekelleşme girdabındaki medya, 'ebedi rekabetçi ve savaşçı sermaye birikimi'nin aracı haline gelmiştir. Yani, medya için artık aslolan savaştır; barış yanlısı medya, şimdilik ütopyadır.

 

Bu çerçeve içinde Amerikan medyasının savaş yanlısı yaklaşımları benimsemesini kavramak nispeten mümkündür. Silah sanayiinin ağırlıklı ekonomik sektör haline geldiği,  dünyaya hükmetmek üzere örgütlenmiş devlet ve toplum yapısında medyanın barış kültürüne vurgu yapması beklenemez. Savaş politikalarına yönelik eleştiriler, barışı savunmayı değil, savaştaki bir başarısızlığın analizini yapmaya yönelik olmaktadır. Kısacası, Amerikan medyasından barışı savunmasını beklemek şimdilik sadece hayalden ibarettir.

 

Asıl şaşırtıcı olan  Türk medyasının nasıl olup da Amerikan medyasından daha savaşçı bir tepki verebildiğidir. Orası Amerika, burası da küçük Amerika denilebilir. Ancak açıklayıcı olmaz. ABD'de medyanın devlet ve hükümetle uyum içinde savaşın propagandasını yapmasına karşılık, Türkiye'de devlet ve hükümet savaş dışı kalmak istediği halde medya ülkeyi savaşa sokmaya çalışmıştır.

 

Araştırma grubumuz bu olguyu değerlendirmekte ve nedenlerini açıklamakta güçlük çekmiştir. Şimdilik bazı tespitlerin yapılmasıyla yetinilmiştir.

 

Türkiye'de savaş propagandası yapan gazeteci ve yazarlar da, ABD'de olduğu  gibi azgın ve kıyasıya rekabet içindeki kapitalist işletmelerde çalışmaktadırlar. Piyasada dostluk tanımayan iş ilişkilerinin devletler arasındaki ilişkilerde de reel politik yaklaşımları ve düşmanlığı körüklemesi kaçınılmazdır.

 

Türkiye'de savaş propagandası yapan gazeteci ve yazarların çoğunluğu  İkinci Cumhuriyetçi olarak bilinmektedir. Birinci Cumhuriyetçi yazarlar, Atatürk'ten miras "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesine samimiyetle olmasa da kısmen bağlı kaldıklarından, içte değil uluslar arası ilişkilerde barışçı politikaları savunmaktadırlar; Milli Misak sınırları dışında sıcak çatışmalara girilmesini macera olarak değerlendirmektedirler.

 

İkinci Cumhuriyetçi çevreler ise, Türkiye'nin doğrudan kendisini ilgilendiren sıcak çatışmalarda ve sorunlarda (Örneğin Kürt ve Kıbrıs sorunlarında)  barışçı çözüm isterken (hatta "ver kurtul" yaklaşımı sergilerken), uluslar arası sorunlarda şahin kesilmekte ve güç kullanımına dayalı politikalar önermektedirler. 

 

İkinci Cumhuriyetçi yazarlar ve düşünürler, ideolojik bakımdan Avrupa Birliği ve ABD merkezli bir yörüngede dolanmaktadırlar, küreselleşmeyi savunmaktadırlar. Dolayısıyla, küreselleşmenin Kabe'sine saldırıyı  kendi evlerine yapılmış saymakta, acı duymaktadırlar. ("Kalbimin derinliklerinde her zaman sakladığım ve saklayacağım bir sevgiyle bağlı olduğum şehre yapılanları büyük bir acıyla izledim önceki gün." Serdar Turgut, 13 Eylül 2001, Hürriyet)

 

 Saldırı kendi evlerine yapılmış olunca, saldırıya misliyle karşılık verilmesini istemeleri doğal bir refleks sayılabilir.

 

İkinci Cumhuriyet  görüşü daha çok, dışa açılmak isteyen sermaye çevrelerinde taban bulmuştur. Dışa açılmak temel amaç olarak belirlenince, ideolojik düzlemde Osmanlı'nın emperyal vizyonuna vurgu yapılmaktadır. Bu noktada, Osmanlı'yı ihya hülyasındaki İslamcı Hareket ile  İkinci Cumhuriyetçiler birbirlerine yakınlaşmaktadırlar. Mevcut siyasi sınırları ve iç pazarı genişletme hedefine tek başına varmak mümkün görünmeyince, güçlü bir ortak arayışı gündeme gelmektedir. Aranan güçlü ortak  ya Avrupa Birliği'nde ya da ABD'de bulunmaktadır. Küreselleşmenin lideri ABD doğal müttefik olunca, ABD ile birlikte hareket edilmesi istenmekte ve sonuçta  ABD'nin savaşına gözü kapalı destek verilmektedir.  

 Son söz yerine:

 "Savaş muhabirinin seçeceği yol ne olursa olsun, haberlerinde ona yol gösterecek olan şey, aslında, demokratik toplumlarda kamusal çıkarlara uygun davranmak olacaktır. Savaşta da barışta da halkın haber alma hakkı dürüst ve açık haberciliğin rehberi olmalıdır. İkinci Dünya Savaşı'nda  Amerikalı bir gazete editörünün açıkça belirttiği gibi: Son karar halka aittir. Kendi kararını verebilmesi için halka savaş dönemlerinde de, hatta özellikle savaş dönemlerinde gerçekleri sunmak gerekir." (Kevin Williams'ın 'Gerçeklerden daha önemli bir şeyler: Savaş haberciliğinde etik sorunlar' başlıklı makalesinden. Aktaran: A. Belsey ve R. Chadwick. Medya ve gazetecilikte etik sorunlar. Ayrıntı yayınları. 1998. s:193)


 
sayfa başına dön