Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET); 1957 de kurulmuş ama kendi geleceğinin ne olduğunu o yıllarda henüz kendileri de tam olarak göremiyordu. 1960’larda Doğu ve Batı blokları arasında soğuk savaş artarak sürüyordu. Türkiye’nin ise, o dönemde AET açısından önemi büyüktü. Çünkü, stratejik ve ideolojik olarak karşı bloğa itilmemesi gereken bir ülkeydi.
Evet, o yıllarda AET’nin kendisinde zaten belirsizlik vardı. (Hoş şimdi de çok net değil ya!) Türkiye’nin ve Yunanistan’ın AET’nin ortak üyeleri yapılmalarının bir zararı yoktu, aksine AET’nin nüfuz alanını genişletmesi açısından yararı bile vardı. İşte; Türkiye’nin AB yolculuğu/serüveni böyle hassas dengeler üzerinde başladı. Başka bir deyişle, Türkiye’nin AET ortaklığı siyasal, tarihsel, ekonomik ve kültürel sürecin doğal bir sonucu değildi. Üstelik AET’ye giriş Yunanistan ve Türkiye siyasetçileri ve bürokratları arasında bir yarışa, atlanmaması gereken birbirini kollayan “savaş”a dönüştürülmüştü.
Avrupa Birliği, 1960’lı yılların başından beri sanayi ve tarımını eş zamanlı geliştirmiş, her türlü mekanizmayı kullanarak tarım sektörünü hep desteklemiştir.
Türkiye’ye ise 2. Dünya Savaşı sonrasında bırakın tarımını ve sanayisini eş zamanlı geliştirmeyi, tersine, kendisine üretim girdilerinde dışa bağımlı tarım ülkesi olma rolü biçilmiştir. Bu gün Türkiye’de tarıma yapılan desteklerin tamamen kaldırılması istenirken, Avrupa Birliği bütçesinin yarısını halen, tarımını desteklemeye ayırmaktadır.
Bilindiği gibi tamamı 80 bin sayfa olan AB mevzuatının yarısının tarımla ilgili olup, tartışmak üzere Türkiye kamuoyunda henüz hiç tartışma zemini bulamamıştır. Çünkü, bağcıyı dövmek bizim hep izlediğimiz yol olmuştur.
Avrupa Birliği uyguladığı 40 yıllık Ortak Tarım Politikası uygulamaları sonucunda özetle şu önemli sonuçları elde etmiştir:
-Tarımla uğraşanların oranını yüzde 5 düzeyine indirmiş,
-Ekolojilerinin izin verdiği tüm ürünler yetiştirilmiş, yetiştirdikleri bu ürünlerde kendine yeterlilik yakalanmış, oluşan stoklar için de çözümler aramıştır.
-Tarımsal alt yapı sorunlarını tamamlamış,
-Tarım-sanayi entegrasyonunu kurmuş,
-Üreticileri, kurdukları demokratik örgütleri aracılığıyla Pazar hakimiyetini elde etmiştir.
Türkiye’de ise, Avrupa Birliği dışında kalarak, daha çok dışarıdan yönlendirmelerin etkisinde kalan tarım sektörü;
-Alt yapı sorununu çözememiş,
-Halkın yüzde 39’u kırsal alanda istihdam edilmiş,
-İşletmeleri parçalı,girdi kullanımı sorunlu, teknoloji kullanımı yetersizdir.
AB’ in tarım ile ilgili mevzuatı, toplam 40 bin sayfadır. Tarım ülkesi Türkiye konuyu tartışmayı gündemine bile almadı.
AB üyeliğinin bir çok olumlu yönü olduğu anlatılıyor. AB’ye üye olamadık ama Gümrük Birliği’ne (GB) sokulduk. Ancak , AB ve GB birbirinden ayrı tartışılamaz, ikisi de aynı amaca hizmet eden ayrı duraklardır. Hedef, yeni liberalizmin hakim olduğu bir “Birleşik Avrupa” yaratmaktır. Ancak bu Birleşik Avrupa kendi içinde kategorilere ayrılmak zorundadır. Mesela ekonomik farklılıklardan dolayı herkes Para Birliği’ne üye olamayacaktır. Yine, tarım üretiminin yoğun olduğu ülkeler ya yardımlardan eşit şekilde yararlanamayacak ya da AB’nin yardım koşulları değiştirilecektir. Kısacası AB bile kendi içinde zenginler ve fakirler diye iki gruba ayrılma gibi bir eğilim taşımaktadır.
Gümrük Birliğine üyeliğimizin kabulü ile sadece tam üyeliğin getirdiği bir takım yükümlülükler altına girmiş olduk. Yani, Türkiye AB’ nin dış politikaları hakkında görüşlerini söyleyebilir, ancak karar mekanizmasında yer alamaz.
Gümrük Birliği Türkiye’den çok AB’nin yararına olmuştur. 1996 yılının ilk altı ayında, AB’nin dış ticareti içinde Türkiye’nin payı ancak yüzde 1’dir.
Biraz incelendiğinde ise Gümrük Birliği ile WB ve IMF’nin birbirlerinden farklılıklarının olmadığı, aksine tıpatıp benzerlik taşıdığı görülebilir. Şöyle ki, Gümrük Birliği süreci ile birlikte uygulamaya konulan iktisadi kriterler, ‘yeniden yapılanmayı’ hedefliyor. Yapılanmanın temel eksenini de kamu tekelinin, korumacı politikaların ve yabancı sermaye yatırımlarına ilişkin kısıtlamaların tamamen kaldırılması oluşturmaktadır. Bu yönüyle WB’nın ‘yapısal uyum programları’ ile IMF’nin ‘istikrar paketleri’ adeta birbirinin kopyası gibidir. Başka bir deyişle AB; Gümrük Birliği süreci içinde Türkiye’nin ticaret politikalarını ve gümrük rejimini denetimine almış ve pazar yapmıştır. IMF reçeteleri de süreci hızlandırmaya katkı koymuştur. Görüldüğü üzere AB ile IMF ve WB politikalarının, eşgüdüm içinde olduğu söylenebilir. GB ve IMF politikalarının etkisindeki ekonomimiz her geçen gün güç yitirmektedir. AB ve ABD’nin ortak çıkarları ise Türkiye ekonomisini zayıflatma sürecini işletmekten yanadır.
Abdullah AYSU
aaysu@hotmail.com