|
|
Dünya Ekonomisinde
"d" Fobisi
ERIC PFANNER
Dünyayı titreten “d” fobisi, son dönemde daha da şiddetlenerek
genişliyor. “d” sembolünün tanımladığı kavram ise
enflasyonun tam tersi olan Deflasyon, yani fiyat artışı yerine
fiyat düşüşünün ta kendisi. Dünya ekonomisinde söz sahibi
olan politikacıların son 20 yıllık süreçte bıkmadan usanmadan
savaştığı enflasyon korkusu öylesine abartıldı ki bu gün pek
çok sanayileşmiş ülkede fiyat artışları (0) sıfır düzeyine
geriledi. Başta Japonya olmak üzere bazı gelişmiş ülkelerde
fiyat artışlarının negatife dönüşme eğilimi içine girdiği
bildiriliyor. Fiyatlar tüm bir ekonomide tahammül edilebilir düzeylere
düştüğünde, bu gelişmenin tüketicilerin pazarlık güdüsünü
dürttüğü söylenebilir. Fakat küresel ekonomiyle ilgili
uzmanların 1 numaralı kabusu da bu geri gidişin geri çevrilememesidir.
“Market sahiplerinin kuru fasulye fiyatını düşürmemek için uğraşması
kötü bir şey değil. Fakat, asıl sorun hiç kimse kuru fasulye
satın almak istemediğinde başlayacaktır.” diyor Londra’dan
UBS Warburg şirketinin ekonomisti Paul Donovan. Düşük
enflasyonun istikrar sağlanmasına yardımcı olduğu doğru fakat
bu durum deflasyona dönüşecek olursa küresel ekonominin
1929’dakinden çok daha ağır bir bunalım içine gireceğinden
endişe duyuyor analistler. Örneğin ABD’de enflasyon endeksi, en
önemli gösterge olarak kabul edilen üretim’e bağlı hale
getirilmiştir ve bu ilişki, “Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla
Deflatörü” olarak ifade edilir. Ekonomist Donowan, bu oranın
hali hazırdaki düzeyinin ikinci dünya savaşının hemen ardından
yaşanan büyük resesyondan bu yana en düşük oran olduğunu
bildiriyor ve ekliyor “Kanada, Norveç’ten tutun da Yeni
Zelenda’ya kadar daha pek çok ülkede bu göstergeler benzer düzeylerde
seyretmekte. İngiltere’de de fiyatlar düşüyor, fakat işçilere
ödenen tazminatlar hizmet fiyatlarının belli seviyeleri korumasına
yardım ediyor şimdilik.” Euro bölgesinde enflasyonun görece yüksek
seyretmesinin nedeni İspanya, İrlanda gibi ekonomisi yeni tek para
birimi uygulamasından pozitif etkilenen bir kaç ülke. Geri kalan
pek çok Euro ülkesinde ve örneğin en güçlü olan Almanya’da
durum neredeyse resesyon düzeylerine gerilemiş durumda. Çin’de
bile, ülkedeki güçlü büyüme trendine karşılık üretici
fiyatları enflasyonu son 5 yıldır negatifte. Tüketicilerin mal
alımından kaçmalarının en önemli nedenleri arasında biraz
daha bekleyip, olabilecek en düşük fiyatlarla alış veriş
yapmak geliyor. Fakat bu arada, yaşanan ekonomik yavaşlama süreci
onların gelirlerinde de ciddi azalmalara, iş kayıplarına ve
mevcut borç yüklerinin daha da ağırlaşmasına yol açıyor. ABD
Merkez Bankası (FED) Başkanı Greenspan, ülke ekonomisinde son dönemde
12 kez faiz indirimine gitmiş olmalarının ABD’nin resesyona
yaklaştığı anlamına gelmediği biçiminde beyanatlarda
bulunuyor. Ama, gerek kendisinin gerekse FED ekonomistlerinin
hissettikleri kaygılar bu beyanatların çok ötesinde gibi görünüyor.
Hatta, son bir yıl içinde FED uzmanlarının Japonya’da uzun
zamandan beri yaşanan resesyonu ve Japon ekonomi kurmaylarının bu
durum karşısında almaya çalıştıkları önlemleri incelediğine
ve belli dersler çıkarmaya çalıştıklarına ilişkin haberler
alınıyor. Bu gelişmeler karşısında Çin’in DTÖ sistemine
dahil edilmiş olmasına bağlanan umutlar da bir hayli yüksek.
1990’ların başında NAFTA anlaşmasının yeni imzalandığı dönemlerde
Meksika’nın kuzeyindeki Maquiladoras bölgesinde çok hızlı bir
büyüme yaşanmıştı. Çok daha düşük ücret ve çevre
maliyetleriyle üretim yapma olanağını yakalayan yabancı şirketler
bu bölgeye akın etmişlerdi. Fakat geçtiğimiz aylarda bu şirketlerin
pek çoğu fabrikalarını kapatarak Çin’e gitmeye başladı ve
UBS Warburg’un kayıtlarına göre son bir kaç ayda Kuzey
Meksika’da sadece bu nedenle yaşanan iş kayıpları 15.000’ i
aştı. Amerikan ekonomi kurmayları AB’nin ekonomik yavaşlama
konusunda gereken desteği vermediğini düşünüyor ve şu anda
%1.25 gibi Japonya’nın resesyona ilk girdiği yıldaki faiz oranına
gerilemiş bulunan FED faiz oranının (0) düzeyine gerilemesi
halinde ortodox anlayışın dışına çıkarak para basmak gibi
bazı adımların atılacağını belirtiyor ve ekliyor “bankaların
kredi vermek yerine parayı ellerinde tutmaya zorlanması ancak
sermaye kontrolünün yaşandığı ülkelerde işleyebilecek bir
uygulamadır, açık bir ekonomide paranın başka yerlere kaçmasını
önleyemezsiniz”.
International Herald Tribune den
alınmıştır
|
|
|