Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 

 

 SINIFLAR DA ESKİR 


Alev ATEŞ

 “ Alevlerden, ateşlerden yaratılmış olan şeytanın bu nedenle cehennemde azap görmeyecegini sanan gafiller vardır. Oysa soguk cehennem de vardir...Imansızlara bir soguk, bir sıcak, sonra soguk, sonra sıcak cehenneme atılarak şiddetli azap yapıacaktır. (Feraid-ül fevaid)”

 Bilirsiniz, din akli değil nakli’dir. Arap’ların deyişiyle;  “bunu tartışan iki kişiden birinin mutlaka deli olması gerekir.”

  Sosyalist olduğunu söyleyen birisinin en azından alıntıları böyle mistik kanallardan seçmemesi  elbette daha yerinde olur. Ancak benim derdim, sosyalizmin de bizzat sosyalistler tarafından “gizemleştirilip”, kendi şeytanlarını yaratması sonra da bunları cezalandırma  gerekçesi ile olmadık suçlara olmadık cehennemler icat etmesinin nasıl benzerlikler taşıdığını anlatabilmek içindir. Ama bunun da bir genelleme olmadığı ve Marksizm içindeki ayrıksı sapkınlıklar olduğunu varsayarak yola çıktığımı söylemeliyim. Yoksa alıntılarla oluşturulmuş kolajlarla bir totolojiye gitmek değil burada ki amacım.

  Nedir bu sapkınlıklar ? Öncelikle, kirletilebilir bir söylem değildir sosyalizm. Çünkü kendiliğinden bir kavramdır. Müdahalenin kendisi çirkin olabilir ama kirlenen salt bir ideoloji haline sokulmak istenen yönüdür. Bilimsel olan tarafı değildir. Zaten bilimin çirkinleşmesi, güzelleşmesi diye bir şey söz konusu olmadığından, tartışılan da elbette ideolojikleştirme (ideolojiye indirgeme)  üzerinden yapılacaktır. Özellikle 20. Yüzyılın son çeyreğinde yaşanan olağanüstü gelişmeler, ancak bu sonu hazırlayan  felaketlerin peş peşe gelişmesi sürecinin iyi anlaşılmaması sonucudur. İşçi sınıfına egemen olan (olması gereken) ideolojik trendin kaymalara uğrayarak odak noktasını yitirmesinin ve çöküşünün temellendirileceği yeni sözleri bulmak zorundayız aslında. Bunu da ancak kirletilmiş ideolojilerde değil doğrudan Marksizmden yeni ve yeniden üretilecek ideolojik yapılar içinden yaratabiliriz. Düşünün ki bir yandan son çeyrek içinde pıtrak gibi bitiveren “yeni felsefeciler” in dünya görüşü oluşturmaya çalıştıkları “liberal-muhafazakarlık” çılgınlaştırdığı bir tüketim programı ile toplumun tümü katmanlarının hücrelerine değin sızmış durumda. Öte yandan, akıldışı  (akıl dışı olduğu için de) çağdışı olan, insanı hor gören bir kulluk paradigması üzerine oturtulan din eksenli çarpıcı gelişme; tümüyle kendine özgü sorunları olan yeni bir yüz yılın temel belirleyicileri oluyor. Ne dinler arası bir çatışma olacağı söylemi, ne ideolojilerin çöküşüyle ilişkilendirilerek ortaya atılan tarihin çöküşü tezleri, eski alışkanlık ve kolaycılığımızca küçümsenerek bir kenara atılıverecek yapılar değildir. Bütün bunları göz ardı ederek  düzen karşıtı  radikalist atılımları gerçekleştirebilecek olan özne/gençlik ve militan bir aydın kadroda artık yok. Uzun erimli mücadelenin kurtuluş yolunda bir erdem olduğu düşüncesi, kapitalizmin hızlı, dengesiz, olağanüstü oportünist, alt kültürlere dayalı tüketici kimliğin karşısında “esatir” haline geldi.  Tam anlamıyla “kitlelerin yalpaladığı” bir dönemin içinden geçiyor olmamız gerçeği tarihin tekerrür ettiği anlamına alınamıyor artık. Kitleler yalpalıyor söyleminin ardına geçerek yasakları savunmanın artık sosyalistlerin  işi olmaması gerektiğini anlamış olmamız gerekir. Gene "kitleler yalpalıyor" diyerek basit bir korporatif + milliyetçilik formülünün ilericilik olarak gösterilmeye çalışmanın işçi sınıfına öncülük edecek “öncü” lere bile cazip gelmesi olanağı yoktur elbette. Artık emperyalis - kapitalizme karşı olmak onun yerine daha geri bir üretim biçimini önermek değildir. Bu yollarla sosyalist hareketlerin hiç birinin kitleselleşip sahicilik kazanamayacağını anlayamadıysak “tarihi materyalizm” ne etsin ?

 Geleceği olmadığını bilen bir gençlik, kitle halinde işsiz kalan işçiler, aç dolaşan emekçiler, kimlikleri, kişilikleri ellerinden alinmiş  etnik gruplar, her an sürgün yaşama korkusundaki azınlıklar, otuz bin kişinin öldügü söylenen iç savaşımsı bir durum...

Bütün bunlar bir araya gelerek “devrimci durum” yaratmıyorsa tüm bu çatlaklardan sızdırılmak istenen ideolojinin  sosyalizm olamayacağını da kabul etmemiz gerekir.

  Kolayca anlaşılabilecegi gibi (bazıları buna moral çöküntü diyor) böylesine bir marksist durum analizi hiç mi hiç iç açici degil. Çünkü bir anlamda “sınıfların eskiyeceği” gerçegine göndermeler yapmakta. Burjuvazinin sinif olarak eskimesi ve devrimci niteligini kaybetmesi ile diyalektik bir bütünlük taşir. Degişen üretim biçiminin yarattigi ilişkilerin ortaya çikardigi sinifin devrimciligi elbette daha “ileri” bir üretim biçimine evrilen toplumun dinamiklerini seferber edebilmesinden kaynaklanmiştir. Sistemin egemeni olmasi onun devrimci niteliginin de sona ermesi yani eskimesi  sonucunu dogurmuştur. Fakat bu devrimciligin en önemli yanini unutmamak gerekir. Burjuvazi yeni bir insan tipi de yaratmiştir kendi içinde ve kendisiyle tutarli olarak. Bun nedenle devrim eger daha ileri bir üretim biçimine yol almaksa bir yüzüyle de bu yolculugun  yeni insan tipini yaratmasina baglidir. Bu yeni insan tipi “özgürleşmiş” insanin ortaya çikmasi ile oluşmuştur. Bu süreçte kendisi için oluşmaya başlamasi, kendisi için de birey olmaya yönelmesi ile aynilik taşir. Yani tüm yabancilaşmalarindan kurtulmasi için gerekli çabayi gösterecek iradeyi de bu maddi yaşam içinden söküp bünyesine katmasi gerekmektedir. Ürettigi her şeyin “kültür” olarak yazildigi bir envantere sonuna kadar sahiplenmek iradesini göstermesi gerekir. Bütün bu çift yönlü işlemi gerçekleştirebilmesinin yolu da, yani özgürlügüne tam sahip toplumsal birey olabilmesinin gerçekleşmesinin tek aygiti da örgütlenebilmesinden geçer. 

.....................................................................................

   ll.

  “Bizzat kendi varlığım toplumsal bir faaliyettir. Bu yüzden kendi kendime ürettiğim şeyleri, toplum için ve toplumsal bir varlık olarak faaliyette bulunma bilinciyle  üretiyorum.... ‘Toplum’u bir kez daha bireyin karşısında duran bir soyutlama olarak varsayımlamaktan kaçınmak her şeyin ötesinde zorunludur. Birey toplumsal bir varlıktır.(Marx)”  Bu bütünleşmenin oluşmasını ise ilahi bir toplumsal kategorizasyon değil doğrudan çağı belirleyen üretim biçimi oluşturacaktır. Yani “bireyin” toplumsal varlık olmasının biçimlenmesi de doğrudan çağın üretim biçiminin belirleyiciliğine bağlıdır. İnsanoğlu da tarihini bu üretim biçimlerinin oluşturduğu ilkeler üzerinden yazar. Hiçbir ilke tarihi kendisi yapmadığı gibi hiçbir birey de kendini bu üretim biçiminin dışında spekülatif bir biçimde  oluşturamaz, ifade edemez. İşte toplumsal eylemini bu koşulların yarattığı  proletaryanın sosyalizme yönelmesi sadece mekanik bir algılamanın sonucunda varılan ahlaki bir sorun haline getirilmemelidir. Sorun; verili olan toplumsal sistem içinde iktidarı almak değil, toplumu dağıtmaktır çünkü. Devrimin başkaca anlamı yoktur. Bunun oluşabilmesinin yolu ise bilindiği gibi  dolambaçlıdır. İşte bu dolambaçlı yollarda yürürken oluşan teorik karşıtlıkların çözümünü pratik bir şekilde ve pratik bir enerjiyle bulmamızı öğütleyen öğretiye yeniden dönebilmenin yolunu bulmalıyız. Bu önemli çünkü, birey-toplum-örgüt  kavramı devrime veya siyasal iktidarın ele geçirilmesine bağlı bir karmaşa içermektedir. Yani çağımızı belirleyen üretim biçiminin kapitalizm olduğunun saptanması artık mücadelenin aygıtını belirlemede yeterli olmamaktadır. Birey, bunca yıllık sosyalizm denemeleri içinde “kendisinin” ihmal edildiğini, proletarya, üretim biçimi ile yakasının giderek beyazlaştığını ve bunun bir güç kaybına neden olduğunu kısaca toplumsal sorunlar yumağının çözülebilmesi için gerekli “pratik enerjinin, pratik ifadesini bulamadığı” ve ayağımızın sürçtüğü tarihi bir süreci yaşadığımızı kabul etmeliyiz. Dolayısıyla çözümü ararken de bizim “örgüt de örgüt” diyerek diretmemizin nedeni budur. Şüphelerimizi birbirimizi cehennemlere tıkmaya çalışmadan “kelimelerin kesin potasına” dökmemiz gerekiyor.

 Kısacası; ‘insanın özgürleşmesi idesi’ni temel  almayan bir toplumsal projenin bundan sonra hiçbir geçerliliği olamayacağı açıkça ortadadır. Marksizmin de şu anda varolan özgürleşme hareketlerinin bileşimi olduğunu bilmeliyiz. Özgürlükçü birey kavramının zayıfı güçlünün insafına terk etmesine neden olan ‘bireysel girişimcilik’ ruhunun yaraladığı, kirlettiği yapının yıkılması salt siyasal değil ama tümüyle üretim biçiminin değişmesini sağlayacak devrimle olanaklı olacaktır.

Marksizmin günümüzde ki  gerçek adı budur.

   

 

 
sayfa başına dön