Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 


Hükümetin Eli 
Ne Kadar Mahkum

Korkut BORATAV

Hükümet Irak konusunda niçin bu kadar ikircikli? Amerikalılara şu veya bu boyutta bir askeri destek vermeye, isteksizce de olsa, adım adım zorlanmakta olduğunu fark etmiyor musunuz? Üstelik, halkımızın, AKP seçmenlerinin ve Meclis grubunun hemen hemen tümüyle savaş karşıtı olmasına rağmen...

Yanıtınızı tahmin ediyorum: ''Türkiye'nin dış dünyaya (özellikle IMF'ye, dolayısıyla da ABD'ye) ekonomik bağımlılığı o kadar artmıştır ki, dış siyasette hareket serbestisi de giderek kısıtlanmaktadır.''

Bu doğru. Ancak, bu ağırlaşma sürecinin adım adım gerçekleştiğini ve atılan adımlardan hiçbirinin kaçınılmaz olmadığını hatırlamakta yarar vardır. Öyle ise bugün ''zincirlerimizi gevşetecek'' olanaklardan niçin yoksun olalım? Dört soru etrafında tartışalım.

Soru 1: Türkiye'nin dış dünyaya karşı yapısal ekonomik bağımlılığı çok ağır mıdır?

"Dış açık'' ölçütünü kullanarak Türkiye'nin dış dünya ile bağımlılığını, benzeri gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırın; çok daha düşük bir bağımlılık derecesi saptayacaksınız. Dış dünya ile mal ve hizmet ticareti ile faiz, kâr ve ücret transferlerinden oluşan gelir ve giderlerin bilançosuna cari işlem açığı diyoruz. Ve Türkiye, yüzde 6-7 gibi yüksekçe bir tempoyla büyüdüğünde dahi, normal olarak milli gelirin yüzde 1 ile 1.5'i arasında bir cari işlem açığı vermektedir. Bu, geçer- akçe değerlendirmelerde ''ılımlı, sürdürülebilir'' bir açık olarak görülür. Bu boyutta bir açığın karşılanmasında hiçbir ülke IMF desteğine muhtaç değildir.

Soru 2: O halde ''dış borçların döndürülmesi'' sorunu nereden kaynaklanıyor?

Türkiye, 1989'da hiç gereksinimi olmadığı halde sermaye hareketlerini serbest bıraktı. Bu karardan sonra, Türkiye düşük açık verdiği halde, çok fazla dış borca sürüklenen bir ekonomi haline geldi. 1989'u izleyen on yıl içinde cari işlem açıklarını toplayalım; 14.2 milyar dolara ulaşırız. Aynı dönemde dış borcumuz, tamı tamına 60 milyar dolar artarak toplamda 100 milyar eşiğini aşmıştır. Cari işlemlerdeki 1 dolarlık bir açık, 4 dolarlık sermaye girişi ile birlikte gerçekleşmekte; dış kaynakların büyük bölümü sermaye kaçışına ve rezerv biriktirmeye tahsis edilmektedir. Bu koşullarda dış borç faizleri cari işlem gelirlerinden karşılanır ve sorun çıkmaz. İşler yolunda gittikçe, borçların anaparalarının vadesi geldiğinde bunlar, cari gelirlerden değil, yeniden borçlanılarak döndürülür. Uluslararası finans çevrelerinde ekonomiye karşı güven aşınmaya başlarsa, alacaklılar sadece faizi değil, anaparayı da isterler ve cari gelirler anapara ödemesini karşılamaya yetmez. Kriz patlak verir ve ''borçların döndürülmesi'' sorun olur. 2000 sonunda Türkiye'nin karşılaştığı durum budur.

Soru 3: IMF'nin bu koşullarda devreye girmesi kaçınılmaz mıdır?

Türkiye 1998'de önce bir ''yakın izleme anlaşması'' ; 1999 sonunda da sakatlığı sonradan anlaşılan bir stand-by ile iktisat politikalarını IMF'ye teslim etti. Bunların gereği yoktu. Ekonomi ısınmış değildi; dış dünyaya karşı dengedeydi. Dış borç büyük boyutlu idi; ancak, kredilerin yenilenmesinde, borcun döndürülmesinde güçlük çekilmiyordu. Program harfiyen uygulandı. Bir yıl içinde ekonomi sürdürülemez bir dış açığa sürüklendi. Yabancı bankalar kredilerini geri çağırmaya başladılar. Büyük boyutlu bir sermaye çıkışı ile birlikte finansal kriz patlak verdi. Bizce kriz tamamen IMF'nin eseridir.

Soru 4: Kriz yönetiminin IMF'ye verilmesi kaçınılmaz değil mi idi?

ABD dahil hiçbir ülke brüt dış borcunun anaparasını olduğu gibi ödeyemez. Türkiye'nin 2001 Şubatında, sermaye hareketlerini kısıtlayarak, denetleyerek ve vadesi gelen dış borç ödemelerini de askıya alarak, yabancı alacaklıları (özellikle bankaları) ''borcun yeniden yapılandırılması'' için görüşmeye davet etmesi gerekirdi. Bu, krizden yumuşak bir çıkışın koşullarını yaratırdı. Bunun yerine, ''Aman bana kaynak ver; ne istersen yapacağım'' diyerek krizin yönetimini IMF'ye devretti. Krizin yaratıcısı olan IMF ne biçim bir ''bilgelik anıtı'' olmalı ki, enkazı da ancak onun temizleyebileceği düşünülüyor. Sonuç? Finansal kriz çok derin bir ekonomik ve sosyal bunalıma dönüştü. IMF özel kredilere de devlet güvencesi getirdi. TC Hazinesi'ne açılan krediler, olduğu gibi yabancı bankalara ve alacaklılara aktarıldı. Bizim bankalar batarken, dış bankalar, bir dolar yitirmeden, krizden sıyrıldılar; hatta kazançlı çıktılar. IMF de Türkiye'nin en büyük alacaklısı oldu. Bir yandan Türkiye toplumunu yeniden biçimlendirmeye soyunarak; öte yandan da ABD'nin dış politika taleplerinin ardındaki şantajın taşıyıcısı olarak...

Demek oluyor ki, beş yıl önce Türkiye IMF ile hiçbir yeni ilişkiye girişmese idi, dış dünyaya karşı bugünkü kadar bağımlı olmazdı. Ve ABD'nin Irak savaşına ilişkin talepleri karşısında, örneğin Almanya gibi, ''karşıyım, katılmıyorum, katkı yapmıyorum'' diyebilecek konumda olabilirdi. Üstelik, yüksek bir olasılıkla, bugünkü kadar güçsüz bir ekonomik durumda olmayarak...

 

 
sayfa başına dön