Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 



 

ÇÖLÜN KANI

AHMET ÜMİT

Sıradan bir geceydi. Karımın pişirdiği enfes karnıyarığı, pilav ve kış salatasıyla birlikte az önce mideye indirmiştik. Yemekten sonra küçük kızım ders çalışmak için odasına geçmişti. Karım da bulaşıkları makineye yerleştirdikten sonra derslerine yardım etmek için onun yanına gitmişti. Ben ise her zamanki gibi yemeği yine çok kaçırdığımdan sodamı açmış, televizyonun karşısındaki koltuğa kurulmuştum. Uzaktan kumanda aletinin televizyonu açma tuşuna basmak üzereydim ki, bir ses duydum. Hayır, ses televizyondan gelmiyordu. Merakla çevreme bakınırken pencerenin dışında turuncu bir ışık gördüm. Heyecanla ayağa fırlayarak, karıma seslenmek istedim, ama bir güç bana engel oldu. Odanın ortasında böylece kalakalmıştım. Ayaklarım, beni kendiliğinden ışığa doğru götürdü. Aramızda şimdi yalnızca pencere vardı. Pencereyi açınca, ışık bir deve biçimini aldı. Ve ben daha ne olduğunu anlamadan, kendimi devenin hörgüçlerinin arasında buluverdim.

Işıktan devenin sırtına biner binmez uçmaya başladık. Ortalık birden aydınlanıverdi. Gözlerim gün ışığına alışıp da aşağılara baktığımda, şaşkınlıktan az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Altımızda sarı kumlarla kaplı bir çöl uzanıyordu. Sıcak çöl rüzgarını aşarak görkemli bir saraya ulaştık. Hurma ağaçlarının gölgesine inen deve, dizlerinin üzerine çökünce ben de yere atladım. Keşke bunu hiç yapmasaymışım, çünkü ayağım yere değer değmez ışıktan deve yok oldu.

Çaresizlik içinde sarayın kapısına yürüdüm. Lale, sümbül işlemeleriyle süslenmiş altın kaplı kapının ortasındaki aslan başlı tokmağa ardı ardına üç kez vurdum. Kapıyı frak giymiş iki uşak açtı. Uşaklar hiçbir şey sormadan yolu gösterdiler. Mermer sütunların yan yana sıralandığı uzun bir koridordan geçerek, geniş bir salona girdik. Salona girer girmez dev bir ekran karşıladı beni. Bu ekran iki ayrı masada, iki ayrı klavyeden yönetiliyordu. Klavyenin başında bir Arap emiriyle, bir Amerikan generali şevkle savaş oyununa tutuşmuşlardı. Uçaklar uçuyor, tanklar ilerliyor, toplar gümbürdüyor, askerler birbirlerine giriyordu. Eğlenceli bir oyuna benziyordu. Merakla onlara yaklaştım. Yaklaştıkça, kocaman ekranın altından köşelerinden yere damlayan sıvıya takıldı. Yerdeki beyaz halıya bakınca, çığlık atmamak için kendimi güç tuttum: yerde giderek büyüyen bir kırmızılık vardı. Ekrandan damlayan kandı. Daha şaşkınlığımı atlatmama bile fırsat bulamadan,

"Hoş geldiniz..." diyen bir sesle irkildim.

Başımı çevirince genç ve güzel bir kadının gülümseyerek bana baktığını gördüm. Eliyle savaş oyunu oynanan masaları gösterdi.

"Oynamak ister misiniz?" diye sordu.

"Hayır," dedim, "siz kimsiniz burası neresi?"

"Biz insanız, burası da yeryüzü."

Bunları söylerken kadının yüzünün değiştiğini gördüm. Kadın hızla yaşlanıyordu, kısa sürede bir mumya gibi kuruyup, yere yığıldı. Ama bedininden kopan kafatasındaki o siyah göz çukurları hala bana bakmaktaydı.

Çığlık atarak kapıya koşmaya başladım. Çığlığımı duyan general, uşaklara,

"Öldürün şu saygısızı," diye bağırdı.

Bunun üzerine uşaklar silahlarını çekip, beni karşılamaya hazırlandılar.

Ama uşaklar silahlarını çekerek kapıyı tuttular. Geriye dönünce, beyaz halıdaki kırmızı lekelerin hızla büyüyerek ayaklarıma yaklaştığını fark ettim. Sağ tarafta Babil'in Asma Bahçeleri'nin resimlendiği kocaman bir vitray vardı. Ona doğru atıldım. Kırılan camın gürültüsünü duymayı, bedenimde çizikler olmasını bekliyordum. Ama bunların hiçbiri olmadı; kendimi Taksim Meydanı'nda buldum. Koca alanda kimsecikler yoktu. Sadece Mc Donalds'ın önünde bir taksi duruyordu. Hızla taksiye koştum. Garip bir şeyler oluyordu, bir an önce evime dönmek istiyordum. Taksiye iyice yaklaşmıştım. Kapıyı açınca başında kocaman lacivert bir kasket olan şoför bana döndü. Şoförün yüzünü görünce kanımın donduğunu hissettim. Aman allahım bu bir kartaldı. Kartal dile geldi:

"Korkma benden sana zarar gelmez. Hatta karnımı doyurmama yardım edersen, seni evine bile götürebilirim."

Korkumu yenerek sordum:

"Karnını nasıl doyurabilirim?"

Kırmızı gözlerini telefon kulübelerine çevirdi.

"Orada bir çocuğun cesedi var. Onun yüreğini bana getirirsen seni evine götürürüm." dedi.

Ne yapacağımı bilemiyordum. Bu nasıl bir kabustu böyle? Ya karım, çocuğum? Bir an önce onlara ulaşmalıydım.

"Peki" diyerek telefon kulübelerine yürüdüm. Zavallı çocuk ilk telefon kulübesinin içindeydi. Zavallının incecik bedeni, daracık kulübenin içerisine sıkışıp kalmıştı. Bir an kartalı unutup, kaçıp gitmek geldi içimden. Ama yeniden yolumu kaybedebileceğimi, karıma, kızıma ulaşamayacağımı düşününce vazgeçtim. Bütün gücümü toparlayıp, kapıyı açtım. Kapıyı açınca çocuğun bedeni dışarı doğru düştü. O anda göğsünün boydan boya yarılmış olduğunu fark ettim. Dehşetle irkildim ama bira zaman geçince çocuğun göğsünün yarılmış olmasına sevindim. Böylece kalbini çıkarmak daha kolay olacaktı. Gözlerimi kapayarak, elimi kızcağızın göğsüne uzattım. Elimin sıcak bir tene dokunduğunu hissettim. Neler oluyordu, yoksa bu çocuk canlı mı, diye paniklerken,

"Baba... baba..." diyen bir sesle kendime geldim.

Gözlerimi açtığımda küçük kızımın sağ elimi sallayarak beni uyandırmaya çalıştığını gördüm. Televizyonda haberler başlamıştı. CNN'in Irak'taki muhabiri, savaşın uzun ve kanlı olacağını söylüyordu.

 

 

 
sayfa başına dön