Halil Nebiler
Saldırının, istilanın, işgalin başından beri
aynı havadalar:
"Bağdat'a tam gaz", "Irak Özgürleştiriliyor",
"Diktatörün Saraylarına Girildi", "Baas Rejiminin Sonu Yakın"...
Bu başlıklar kah beyaz bayraklarıyla
siperlerinde teslim olmuşken vurulmuş Iraklı askerlerin, bazen bir
tabutun içinde yatan, vurulmuş genç bir anne ile bebeğinin, kimi
zaman birinin sırtında kan lekeleri olan iki küçük yavrusunu
kollarıyla kurşunlardan korumaya çalışan kendisi de çocuk yaşta bir
annenin fotoğrafları üstüne atılıyor.
Bazen de;
Bakanlık binaları, sanayi tesisleri, otelleri,
otoyolları, yani ulusal varlıkları bir demir ve moloz yığınına
dönüştürülen Irak kentlerinin duman ve alev içindeki televizyon
görüntülerine.
Gazetelerinde yorum yapan çok bilmişler; -ki
açık seçik söylüyorum, 23 yıllık bir gazeteci olarak onların eline
kalem vermek ne kelime, röportaj yapacağım biriyle bağlantı kurmak
amacıyla ellerine telefon bile vermem- oturup "manken-müslüman-solcu
ittifakı barış çığlıklarıyla ülkeyi uçurumun kıyısına götürdüler"
diye yazabiliyorlar. Solcularla MHP'liler milliyetçilik noktasında
birleşti diyebiliyorlar.
Yahut pek daha entellektüel olduklarını
kanıtlamak için geçmişte bıraktıklarına şükran duydukları
solculuklarını referans göstermeyi zorunlu gören zırcahiller,
"Türkiye ABD'den koparak sonunu hazırlıyor, Suriye-İran-Türkiye
üçlemesi tehlikedir" diyebiliyorlar.
İşgal güçlerinin Bağdat'a karadan girmeyi
denedikleri 7 Nisan 2003 sabahı başkalarının televizyonlarında
başkalarının borozanlığını yapmayı özgür gazetecilik zannedenler,
daha ortada fol yok-yumurta yokken Baas rejiminin bir saat sonra
düşeceğini düşünerek Saddam'ı Hitler'e, el Sahhaf'ı Göbels'e
benzetip, "Şimdi ne olacak? Hitler'in sonu neyse Saddam'ınki de o,
Göbels'in sonu neyse Sahhaf'ınki de o olacak" diye alt yazı
geçebiliyorlar.
Ancak, saldırının ikinci gününde düştüğünü
göbek atarak ilan ettikleri Ümmü Kasr'ın düştüğü haberini ilerleyen
günlerde en az 15 kez daha vermek zorunda kalıyorlar. Basra ele
geçiriliyor ama daha sonra sekiz kez daha ele geçirilmek zorunda
kalınıyor.
Pek sevgili Imerikın Foreign Bakanı Powel
amcaları Ankara'da Türkiye'yi model ülke ilan ediyor ama verilen bir
milyar doların Kuzey Irak karşılığı verildiği ortaya çıkıyor...
Kaç para Kuzey Irak?... Bir milyar dolar... Al
bir milyar doları, otur oturduğun yerde...
Böylece model ülke Türkiye, Top Model ülke
oluyor.
Teslim olduktan sonra ellerinde beyaz
bayraklarla katledilen Iraklı askerlerin salak olduklarını, teslim
olmakta geç kaldıklarını onların yazılarından anlıyoruz.
Savaşa ilişkin haberler birinci sayfadaki
küçük anonslardan sonra Sabah'ın 22. sayfasında yer bulabiliyor.
Beş tane İmerikın soldieri esir olarak ekrana
çıkarılınca Cenevre Konvansiyonu'nu televizyon programlarında
saatlerce tartışanlar, bahçe kapısının tekmelenmesinden, evin giriş
kapısının kırılmasından sonra dışarı çıkarılan baba, oğul, eş, gelin
ve iki küçük çocuğun -beş/altı yaşlarında, biri kız biri erkek iki
küçük çocuğun elleri havada- esir alınmış görüntüleri karşısında
seslerini çıkarmıyorlar.
Bağdat çevresinde bir yol kenarına dizilen
onlarca Iraklı yere yatırılmış. Adamın yanında çarşaflı karısı...
Normal şartlar altında Iraklı adamın yanındaki o çarşaflı kadına
şöyle bir baksanız, adam sizi bir şekilde bitirir. Kadın yere
yatırılmış, hıçkırıkları çölün kumlarını ıslatıyor ve adam
çaresiz...
Esaret bu değilse ne?
Bunlara bir şey söylenmiyor, yazılmıyor.
Bunun adı gazetecilik oluyor.
Bir yerel diktatörü Hitler, bir yerel
propaganda bakanını Göbels ilan etmek gazetecilik oluyor.
Bir evrensel diktatöre söz söylemeye petka
yemiyor.
Beyaz Saray sözcüleri, özgürlük savaşçısı
oluyor.
Bunun adı gazetecilik oluyor.
Saldırının ilk günleri.
İşgal kuvvetleri Irak'ı havadan bombalarken,
bizim savaş muhabirleri aslan kesiliyorlar. El Reşit Oteli'nin
terasından veya Filistin Oteli'nin balkonlarından naklen savaş
anlatırken hepsini birer Peter Arnett -ama korkak birer Peter Arnett-
rolünde görüyoruz. On kilometre geride bir bomba patlıyor,
bizimkiler haber merkezlerine, "güvenli bir yer bulmak için yayını
kesiyoruz" diyorlar.
Sonra bakıyorlar kuyruk pahalı, hepsi Bağdat'ı
boşaltıyor. Dönüşlerinde kahramanlar gibi karşılanıyorlar. Oysa
savaş daha başlamamış bile. Onlar savaş muhabirliğinden kaçmışlar
ama savaş muhabirliğinde kullandıkları eşyalar sergileniyor.
(İnancından dolayı cesaretine hayran kaldığım İHA ekibine ve İsmail
Ballı'ya sevgilerimi sunuyorum, lütfen kabul buyursunlar)
Bağdat kuşatılmış. Gerilla savaşı yaşanıyor.
Özellikle El Cezire, Abu Dabi ve kimi Avrupalı gazeteciler,
işgalcilerin sivillere karşı hunharca saldırılarını durmadan
ekranlara taşıyorlar. Önce yılların savaş muhabirleri ya dost
ateşiyle, ya hastalıktan ölmeye başlıyor. Sonra El Cezire bürosu
havaya uçuruluyor. Sonra..
Sonra savaşın ikinci büyük kuralı çiğneniyor.
Birinci büyük kural savaşın ikinci günü
çiğnenmişti:
Binlerce yıllık savaş kurallarına göre, teslim
olana el kalkmazdı.
İkinci büyük kural, savaş muhabirlerini
öldürmektir.
Bildiğim en büyük savaş muhabiri, Homeros...
İkincisi Ernest Hemingway...
Türkiye'de adı konmamış iç savaşlarda Uğur
Mumcu'lar, Metin Göktepe'ler, Ahmet Taner'ler, Recai'ler...
Bağdat'taki gazeteciler Filistin Oteli'nde
kalıyorlar, yayınlarını buradan yapıyorlar. İşgalci saldırganlar
otelin lobisinden ateş edildiğini ileri sürerek 15. kata tank ateşi
açıyorlar. Gazeteciler ölüyor. Dünya kamuoyu infial içinde.
Savaşları izleyen değil ama vakanüvisler, batılı gazetecilerden
örnek alıp yine, orada ölen Metin Göktepe'lere, Uğur Mumcu'lara
ağıtlar yakıyorlar. Ağıt yaktıkları yok. Kendilerine pay çıkartmaya
çalışıyorlar. "Hesapta" kendileri de gazeteci ya!..
Arkadaşlar...
Aslında olan biten şudur.
Türkiye'de tekelci medya, gazeteciliği
bitirmiştir.
Yolsuzluk haberi yapanların gücü markete,
bakkala, esnafa, cinci hocaya yetiyor.
Siyaset haberi yapanların gücü, kendilerine
teşvik-kredi çıkarmayan bakanlara yetiyor.
Araştırmacı gazeteciler sadece kendi
gazetelerinin, televizyonlarının rakibi holdinglerin bankalarıyla,
şirketleriyle uğraşabiliyorlar.
Türkiye'de gazetecilik yapılıyor (muş) gibi
yapılıyor.
Türkiye'de savaş muhabiri (ymiş) gibi
davranılıyor.
Türkiye'de (mış) gibi yaşanıyor.
Yaşanıyor (muş) gibi...