Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 



 

NEOLİBERAL KARŞI DEVRİMİN
HİÇ DE GİZLİ OLMAYAN ÇEKİCİLİĞİ

Yazan-Elmar ALTIVATER/ Türkçeye Çeviren Nail SATLIGAN

Dr.Elmar Altvater Batı Berlin Üniversitesi Otto Suhr Enstitüsünde profesör ve PROKLA dergisinin redaktörüdür. Yayınları arasında Gesellshailiche Prodüktion und ökonomische Rationalitaet (1969) ile Die Weltwachrungskrise (1969) var. Altvater'ın "Dünya Piyasasındaki Bunalım Eğilimleri Üüzerine Düşünceler" adlı yazısı Türkçeye çevirilerek Folker Fröbel et al'in Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasal Yapılar (1983) başlıklı derlemesinde yer aldı.PROKLA'nın 44. (198l Nr.3) sayısında "Der gar nicht diskrete Charme der neoliberalen Konterrevolution" özgün başlığıyla yayımlanan makaleyi Nail Satlıgan Almanca'dan çevirdi.

"Liberalizmin programı...., tek bir sözcükle özetlenecek olursa şudur: mülkiyet yani üretim araçları üzerinde özel mülkiyet... Liberalizmin bütün öteki talepleri, bu temel talepten kaynaklanır." Ludwing Mises 1927. s.l7

Daha on yıl önce birçoklarının cevherini ve nüfuzunu tüketip maziye karıştığına inandıkları bir teori vardı. : neoliberalizm. Batı dünyasının bütün ülkelerinde Keynes'ci devlet müdahaleciliği teorisi ağır basmıştı; bilimsel siyaset danışmanlığı işlerine artık neoliberaller değil, Keynes'ciler bakıyordu. Halâ etkili oldukları bütün yerlerde yayınlarıyla telafi edemeyecekleri ölçüde itibar kaybına uğruyorlardı. Nixon hükümetinin danışmanı olan neoliberal Nobel ödülü sahibi Milton Friedman'ın yıldızı, bu hükümetin skandallı istifasıyla sönecek gibi görünüyordu. Pinochet diktatörlüğünü destekleyişleri, Friedrich van Hayek - keza Nobel ödülü sahibi Friedman gibi neoliberaller ile bütün bir aklı evvel Chicago boys takımının kötü şöhretini artırmıştı.

Hal böyleyken: Liberal teori yedi canlı adeta. Günümüzde çok çeşitli biçimler (Neoliberalizm, yeni muhafazakârlık, neoklasizm, paracılık gibi) altında bir yeniden doğuş yaşıyor. Bu durumu teori alanındaki Friedman'ın paracılık için olabildiğine böbürlenerek kullandığı deyimle - bu "karşı devrim" in ne ferasetine ne de çekiciliğine, hayal gücüne, cazibesine borçluyuz. Bu teorinin günümüzde topladığı ilginin, şimdiye kadar revaçta olan teoriler ile siyaset anlayışlarının yetersizliğinden hareketle açıklanması daha yerinde olur. 70'li yılların iktisadi bunalımı, keynes'ci bunalım yönetiminin yarattığı umutları yıktı; sosyal demokrasinin maddi temeli, bu niteliğiyle aynı zamanda siyasal kalesi olan sosyal devletin, bunalımın tehditlerine sarsılmadan göğüs gereceğine duyulan güven, yerini haklı kuşkulara bıraktı; refah yıllarının bireysel ve ortaklaşa umutları darmadağın oldu; 60'lı yılların özgürleşme tasarunları ile teorilerine karşı güvensizlik işte bu ortamda doğdu.Öyle olunca neoliberalizm parmağını bile kıpırdatmadan puan toplamış oluyor - bireylerin topluma yönelik her türlü hak talebini geri çevirdiği, dolayısıyla sonradan tutamayacağı hiçbir vaatte bulunmadığı için de topladığı puanları kolay kolay yitirmiyor. Başarı ve başarısızlık, bireyin sorunlarıdır toplumla ya da devletle hiç ilgileri yoktur. Böylece toplumsal sorunlar, bireyselleştirilmiş, bu yoldan da aynı zamanda görünüşte siyaset dışı bırakılmış olur.

Keynes'ciliğin başarısızlığı sözünü açıklamak gerekiyor: Bir iktisat siyaseti anlayışı olarak Keynes'cilik, devletin aracılık ettiği bir sınıf uzlaşması biçiminde yorumlanabilir. İkinci Dünya Savaşından sonra ücretle çalışan kitlelerin kapitalist sistemle kosensüsü, özellikle devletin, kitlelerin çıkarlarını karşılayan maddi koşulları güvence altına almış görünmesiyle (yüksek istihdam düzeyi ve reel ücret artışları) durmadan yeniden üretilmekteydi. O halde refah dönemi, kesinlikle sermayenin birikim koşullarının elverişli olduğu bir evre değildi yalnızca; aynı zamanda sınıf konsesüsünün, bununla bağlantılı olarak da devletin meşruluğunun temeliydi.

Bu tarihi model, serbest piyasa ekonomisine liberal/neoliberal tasarımlardan birçok noktada ayrılır: Birincisi, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayalı özel kararlardan oluşan bir sistemin kendi dinamiğiyle istenen istihdam düzeyine ulaşamayacağı, bu nedenle de devlet müdahalesine muhtaç olduğu ilke olarak varsayılır. Keynes'in bu temel varsayımı, iktisadi rasyonellik ve etkinliği gerçekleştirme yeteneğini geleneksel olarak sadece piyasaya bahşeden liberal teorinin etkinlik kavramına olduğu kadar hakkaniyet kavramına da yönelik bir eleştiriyi içerir. Çünkü kalkış noktası, çalışmak isteyen insanların iş yokluğundan ötürü çalışamadıkları bir toplumun adaletsiz olduğudur. Buna karşı liberal teorinin her zamanki itirazı, ücretlerin yeterince düşürülmesi halinde çalışma istekliliğinin gerçekleştirilmesinin de mümkün olduğu ve -daha ilkesel olarak- her insanın kendi kaderinden kendisinin sorumlu olduğu, devlet yardımlarına bel bağlayamayacağı yolundadır. İkinci olarak, Keynes'cilik, bir yandan sınıfların iktisadi ve toplumsal durumunu bir arada hesaba kattığı, öte yandan Birinci Dünya Savaşından sonra örgütleri aracılığıyla "kitlelerin devletin içine girişi"ni (Ch. Mailre 1975) siyasal bir olgu olarak göz önünde bulundurduğu ölçüde, insanın niteliğini fayda azamileştirip elem asgarileştiren, kendinden sorumlu bir birey olarak gösteren neoliberal tasarımların bir eleştirisini kapsar. Dolayısıyla Keynes'cilik, neoliberal teoriden farklı olarak, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, iktisat siyasetinin teorik temellerinde bir uyarlamayı zorunlu kılan toplumsal değişimlerin gerçekleşmiş olduğunu gözardı etmez. Uygulamalı Keynes'cilik, ilke olarak "sermayenin mantığı" ile "işçi sınıfının mantığı"nı barıştırma çabasıdır; öyle olunca "(sınıfsal özgüllüğü bulunmayan) bireyin mantığı"ndan başka her şeyi dışlayan liberalizmin ilkece kabul edemeyeceği bir alanda yer alır.

Burada tahlil edilmeyecek sebeplerden ötürü hızlandırılmış sermaye birikimi koşulları aşınınca, toplumsal çatışmalar, uzlaşma alanında tutulamaz oldu; artık Keynes'ciliğin toplumsal mekanizması sürtünmesiz işlemiyordu. Solda bu sorun doğru dürüst algılanmadan önce burjuvazi, sınıf uzlaşmasının kurallarından kaçınmak için kendi reçetelerini geliştirmişti bile. Önünde ilke olarak iki çıkar yol bulunuyordu. Birinci çıkış yolu, siyasal kararları "aşırı demokratik katılım"a karşı korumak, yani ücretle çalışan kitlelerin çıkarlarını refah yıllarında olduğu ölçüde göz önünde bulundurmak zorunda kalmamak için devletin güçlendirilmesine açılır.Sonuç olarak bu seçiş, hem kitlelerin karar vericiler üzerindeki etkisini en aza indiren, hem de "toplam sermayenin" çıkarlarının (üstelik dünya çapında) bireysel sermayecilerin özel çıkarlarına hükmetmesini sağlamaya çalışan teknolojik-teknokratik, baştan başa rasyonelleştirilmiş, otoriter bir rejime yol açar. Kitle demokrasisinin vaatlerinin bunalım içinde yerine getirilmemesinden doğan "haksızlığa" karşı üçlü komisyonun dünya çapında propagandasını yaptığı yol budur. Ne var ki bu çıkış yolunun çekiciliği, şu sıralarda azalmış gibi görünüyor. (Üç yanlıcılık konusunda Holly Sklar 1980'in derlemesiyle karşılaştırınız)

Popülist Bir Hareketin İdeolojisi Olarak Neoliberalizm mi?

Çünkü Keynes'cilik ile onun siyasal örgütleniş biçimi olan sosyal liberal demokrasinin içinde bulunduğu ikileme karşı önerilen öteki çıkış yolu, daha basit ve daha uygun gibi görünüyor: Devletin topluma müdahale yeteneği artırılmamalı, devlet, kapitalist birikim sürecinin ehliyetsiz taşıyıcıları karşısında mutlak olarak gerekli bir minimuma indirgenmiş bir müdahale potansiyalini korumalıdır. "Baştan başa devletleşmiş kapitalizm" (Karl Renner 1917)- toplumsal kamu tüketiminin azaltılması (sosyal ıvır zıvıra son); devlet payının düşürülmesi (daha az vergi, daha az devlet harcaması); müdahale kapasitesinin azaltılması (Serbestleştirme; yani özel girişimler üzerindeki vergilerin, örneğin çevreyi koruma vergilerinin indirilmesi); kamu kesiminin küçültülmesi (yeniden özel girişime devretme) yoluyla - yeniden özelleştirilmelidir. Piyasa yeniden hükmünü geçirmeli, onun işleyiş mekanizması, uzlaşmanın taraflarını gözetme gereği yüzünden aksamaya uğramamalıdır. Bu yol, doğruca, Keynes'ci sosyal devlet hayallerine "two cheers for capitalism" (İrvin Kristol 1978) diye bağıran neoliberalizme açılır.

Bu görüşün örneklerini bulmak kolaydır. 40'lı yıllarda Walter Eucken, Wilhelm Röpke, Alexander mvon Rüstow, Franz Böhm ve başkalarının çevresinde, öteki ülkelerde Keynescilik çoktandır araştırma ve öğretimi ele geçirmişken 60'lı yıllara kadar akademik iktisat içindeki hâkimiyetini koruyan bir neoliberal okulun (Ordo liberalizmi) kurulduğu Federal Almanya Cumhuriyetinde köklü bir geleneği vardır. Bu ülkede neoliberalizm, ancak 60'lı yılların ortalarında, Erhard ("piyasa ekonomisinin babası") hükümeti (yıllarca omuzdaşlık ettiği, "sosyal piyasa ekonomisi" kavramının "mucidi" Alfred Müller-Armack ile birlikte) çekilmek zorunda kaldığı ve (Ehrenberg ile birlikte Schiller'in de "dünyanın en iyi iktisat siyaseti İnstrumentarium'u" diye göklere çıkaracağı) İstikrar ve Büyüme Yasası kabul edildiği zaman geriledi. Ne var ki Keynes'ci balayı uzun sürmeyecekti. " Paradigma değişmesi" denilen olay aşağı yukarı 1973'te genel iktisadi gelişmeyi incelemekle görevli Uzmanlar Kurulunun Keynes'ci talep yönetimine sırt çevirip paracı bir para miktarı politikasından yana çıkmasıyla başlar. Çok geçmeden Deuttsche Bundesbank bu yön değişikliğini izledi. 1978'de Federal İktisat Bakanlığı Bilim Kurulu, alkışa değer bir açıklıkla (neo)liberal doğmasını ortaya koydu: Piyasa ekonomisinin etkinlikte üstüne yoktur; sistemin işleyiş tarzında bozulmalara yol açan, bir yanda piyasa ekonomisi karşısında düşmanca bir tutum, öbür yanda düzenleme politikasıyla ilgili gerekleri gözetmeyen tikel müdahalelerdir. Bürokratik olmayan eşgüdüm mekanizmaları sayesinde piyasa ekonomisinin son derece yüksek bir sorun çözme yeteneği vardır. Devlet kendini esas olarak düzenleme politikası önlemleriyle sınırlamalı, yani fiyat rekabetinin olabildiğice iyi işlemesini, risk ve teşvik sisteminin devletin tikel müdahaleleri yüzünden bozulmamasını sağlamalıdır. Bu bağlamda kazançların piyasa ekonomisi içerisinde birer teşvik olduğu herkesce, hele yeniden bölüşüm niteliği taşıyan ücret politikası stratejileri uygulamalarına izin verilmeyecek olan sendikalarca kabullenilmelidir. CDU/CSU kuramcıları Bledenkopf ile Miegel'in 1980 seçim programına girmekle kalmayıp şu sıralarda CDU/CSU'nun siyasal beyanlarının teorik temellerini oluşturan önerileri aynı telden çalıyor.Federal Cumhuriyetin dışına baktığımızda, bu teorinin(lerin) siyasal anlamı daha bir açıklık kazanır: Büyük Britanya'da Thatcher, ABD'de de Reagan ile açıkça neoliberal doğmaya dayanan siyasetçiler iktidara geldiler ( ya da Strauss gibi iktidarı hedef aldılar veya Fransa'da Barre gibi iktidarda bulundular);böylelikle yalnız iktisat siyasetini değil, sosyal siyaseti de güttüler.

Ne var ki burada söz konusu olan, yalnız teori, yalnız onun kesinliği, tutarlılığı ve kapsamı değildir. Nasıl olup da bir popülist hareketin ifadesi olabildiği, 70'li yılların sonlarında, 80'li yılların başlarında köklü siyasal değişimlere yol açan neoliberal-muhafazakâr bir ruh durumunun nasıl olup da doğabildiği sorunu da önem taşır. US News and World Report, sevinçle, "batı dünyasındaki ruh durumunu neoliberal ve muhafazakâr" diye yazmakta ve bu sevinç gösterisinin juruntu da, kendi kendini aldatma da olmadığı anlaşılmakta. Aslında burada Keynes'ciliğin ve onunla tamamen kaynaşmış olan sosyal demokrasinin (çeşitli biçimlenişleriyle) bir başka ikilemi ifadesini buluyor. Şöyle ki; yeniden bölüşüm süreçlerini toplumsal harcamalar lehine yönelmek için devlet aygının enikonu genişletilmesi gerekli oldu. Yeni oluşan sosyal bürokrasi katmanı, yeniden üretimi için kullanarak yönetmekte, ama yeniden bölüştürülecek fonların kaynakları üzerinde etkili olamamaktadır.Devlet bürokrasisi, araçları olabildiğine denetlemekte, ama üretim koşullarını, üretkenliği de, teknolojileri ya da emek sürecinin örgütlenişini de denetlememektedir; öyle olunca faaliyetlerini, dolayısıyla varoluşunu borçlu olduğu büyümenin önkoşulları etki alanının ne denli dışındaysa elindeki araçlarla belirtilerine deva olması beklenen (örneğin emek sürecinin niteliğinin sağlığa ve yaşama verdiği zararların rehabilitasyonu) bütün zararların nedenleri de etki alanının o denli dışında kalmaktadır. Ne kadar iri ve kapsamlı olursa olsun, resmi ve yarı resmi sosyal bürokrasinin yetkisi, nedenleri, kendisince denetlenemeyen üretim sürecinde yatan belirtilerin düzeltilmesi ile sınırlı kalır. İmdi, genel dünya iktisdi bunalımından ötürü büyümenin iktisadi koşulları sarsıldığında, toplumsal sistemin verimliliği ister istemez azalır; oysa sosyal bürokrasi olduğu gibi kalır, hatta belki daha da büyür. Böyle bir durumda sosoyal devlet, ancak çaresiz bir tepki gösterir; Kimi icraatta yapılan tasarruflar, ortadaki bütün bürokrasileriyle ayakta durmaya devam eden sosyal devletin vaatlerinin geri alınması olarak, onun etkisizliği olarak gözükür. Dahas var.Büyüme ve tam istihdam evresinda devlet, kurumlarıyla birlikte arka plânda kalır; iş bulmuş olanların iş ve işçi bulma dairesinin uzun koridorlarında beklemelerine gerek yoktur. Bunalımda ise yönetici bürokrasinin hem azameti hem de etkinsizliği anlaşılır.

Sosyal devletin buna karşı yapacağı bir şey yoktur; çünkü işsizliği de enflasyonu da -bu oranların "discomfort indeksi" ne eklenmesi rastlantı değildir- yaratan, kesinlikle Keynes'ci devlet değildir. Bunalımın insanlar açısından birer "discomfort" olan görünüm biçimlerinin nedenleri, daha derinlerde, kapitalist birikim sürecinin müdahaleci devlet eliyle gerçi düzenlenebilen ama aşılamayan çelişkiliğinde yatar. Şu var ki Keynes'cilerin kendileri -üstelik yalnız "sağ" Keynes'ciler değil "sol" Keynes'ciler de - on yıllarca modern müdahaleci devletin, başarılı bir bunalımdan kaçınma stratejisi uygulayabileceği görüşünü yaymışlardır. Alman Sosyal Demokrasisi 70'li yılların ortasında Dünya iktisadi bunalımı patlak verinceye kadar FAC'ın iktisat siyaseti İnstrumentarium 'unun dünyadakilerin "en moderni" olduğunu, bununla her türlü bunalımın yönetilebileceğini ilan etmiştir. Devlet müdahaleciliği, birçok eleştrel kuramcıyı, sermayenin "hareket yasalarına" bağlandığı ölçüde bizatihi bunalım kavramı konusunda tereddüde düşürüyordu. Şimdi Keynes'ciler, refah devletinin, Keynes'ciliğin, sosyal demokrat reformculuğun, neoliberalizmce demogojik bir biçimde sömürülen bunalımıyla karşı karşıyalar. Sosyal devletin, enflasyondan, ağır vergi yükünden ve devlet borçlarının artışından sorumlu, devasa, pahalı, üstüne üstlük etkinsiz bir makine olarak kınanmasına, karşısında ise saldırgan bir etki uyandırabilecek savlar ileri süremiyorlar. Sosyal devlet, artık yalnızca refahı koruyan bir güvence kurumu olarak değil, reel gelirler üzerinde bir yük olarak da görülünce afallıyorlar.

İşte bu noktada daha az devlete, sosyal bürokrasinin azaltılmasına, bireyselleştirme anlamında özelleştirmeye, daha az vergiye sıkı para politikasına yönelik neoliberal talepler, iktisat siyaseti teorisi biçimindeki akademik kılıfından sıyrılmakta, popülist bir hareketin ideolojisi haline gelebilmektedir. İrving Kristol, bunu açıkça teşhis etti: Amerikan popülizmi, ona göre, yüksek enflasyon hadleri ve vergilerden, devlet borçları ile etkinsiz yönetimden ötürü infiale kapılan küçük burjuvaların radikalizmidir. "Sorun, Amerikan toplumunun bürokratlaşması ve bürokrasinin hiçbir bürokrasinin başarısızlık hanesine yazmasına izin verilemeyecek bir şeyi önlemekte başarısız kaldığı gerçeğidir: O da vaatlerinin etkili bir biçimde yerine getirilmesidir" (Kristol 1978, s.2l6). Neoliberalizm şimdi radikalleşen küçük burjuvaların avukatlığına soyunuyor: İsrafa ve etkinsizliğe karşı ve devlet karşısında daha çok özgürlük için. Onun vaadi şöyle: Eğer sistemin gösterdiği yönde akılcı davranacak olursan ve eğer piyasa özgür kararları okuyabilirse, sonuç olarak piyasanın "görünmeyen el"i senin için ve bireylerin tümü için bir refah optimumu yaratır... Ve sen refah devletinin düzleyici eşitçiliğine karşı bir birey olarak kendine özgülüğünü gerçekleştirebilirsin... Ve devlet müdahalelerinin taşıdığı totaliter eğilimlere karşı senin siyasal özgürlüklerinin en iyi önkoşulları piyasa mekanizmasının iktisadi özgürlükleridir...

Neoliberalizmin yerine getirilemeyecek vaatlerde bulunmadığını, bunalım sırasında uygunlanmalarının olanaksızlığı anlaşılabilecek siyasal programlar geliştirmediğini; mesajını, sosyal devlet ya da refah devletinin burjuva öz insiyatifi üzerine vurduğu zincirleri çözme vaadine indirgediğini söylemiştik. Şunu da vurgulamak gerekir ki liberal programın popülist başarısının ardında liberallerin bu kanaatkârlığı yattığı gibi başarısızlığın bütün uğrakları da onda saklıdır. Çünkü bireylerin, devletin oluşturduğu "yük"ten kurtuluşun, kendilerine maddeten de yararlı olması beklentisi içinde bulunmaları doğaldır. Oysa tam da bu, liberalizmin temel varsayımlarıyla çatışacağından, mümkün olamaz: Bireyselliğin ve bireysellik haklarının, o arada elbette değerlenme üzerindeki mülkiyet hakkının güvence altına alınması, çatışmayı içerir. Çünkü mülkiyet, yalnız mülk sahibi olmayanlara karşı korunabilir. Liberalizmin devletinden güvence altına alması beklenen, bir dışlama hakkıdır. Bunun ahlâkça temellendirilmesi gerçi mümkündür. (Cohen 198l'in eleştirel görüşleriyle karşılaştırınız), ama bu hakkın ve onun ahlâki açıdan temellendirilişinin, onun hiçbir maddi yararını görmeyen herkesçe neden fiillen -yani yalnız ilkece, bir doğal hak olarak değil- benimsenmesi gerektiğini kavramak kesinlikle olanaksızdır. Neoliberalizm, temel yapısı bakımından, toplum içinde ideolojik bir sentezi amaçlayan teorik,pratik bir söylem değildir- ve Keynes'cilikten bu noktada da ayrılır. O, Thatcher yönetimindeki Büyük Britanya'da gözlemlendiği gibi çatışmalar, başkaldırılar üretir. Ama "örgütlü kapitalizm"i "örgütsüzleştirirken", bir yandan da örgütlü birer güç olarak alt katman ve sınıfların örgütsüzleştikleri ve çözüldükleri bir süreci harekete geçirir. Öylelikle çatışma ve olası ayaklanmalarda, hiç değilse bir süre siyasal* olarak yalıtılabilecek, kötü örgütlenmiş, bireyselleştirilmiş hareketleri karşısında bulur.Uzun sürede durumun böyle devam etmeyeceği su götürmez. Bununla birlikte neoliberal örgütsüzleştirmeye karşı çıkarların örgütlenmesinde, liberal demokrasinin kuralları uyarınca biçimlenmiş Keynen'ci bir müdahaleci devlette ve " örgütlü kapitalizm"de olduğundan farklı bir yol izlenmesinin gerekeceği göz önünde tutulmalıdır. Bu konuda bir tek noktayı kaydetmekle yetinelim: Keynes'ci sınıf uzlaşması, geçen yıllarda çok sayıda siyaset bilimi tahlilinin konu ettiği korporetif siyaset yapısı biçimlerine elverişli bir zemin yaratır. Ciddi tutulmuş neoliberalizm ise, ister toplumsal ister devletçi olsun korporatizmin kökten tasfiyesi demektir. Sınıflar arasındaki mübadele ilişkileri az çok devlet aracılığıyla örgütleniyor olmaktan çıkarlar; yalnızca yumruk hakkının geçerli olduğu piyasanın acımasızlığına bırakılırlar. Bu değişmenin, çıkarların örgütlenişi açısından olduğu kadar çatışma biçimleri açısından da önceden kestirilemeyecek olasılıklara açıldığını tasarlamak zor olmasa gerek.

Serbest Piyasa, Güçlü Devlet

Özgürlük vaat edip çatışmalar üretmekle yetinmeyen, Keynes'ci refah devletinin beslediği eşitçiliğe karşı da savaş açan neoliberal tasarı üzerinde biraz daha duralım. Neoliberalizm, bu noktada, eşitçiliği öteden beri tehlikelerin en büyüğü sayan muhafazakâr düşünceyle buluşabilmektedir. "Eşitsizlik üzülünecek bir şey değil, son derece sevinilecek bir şeydir. Düpedüz gereklidir..." (Hayek, 6.3.198l günlü Wirtschaftswocle içinde) Çünkü eşitçilik, yani yeniden bölüşüm yüzünden "piyasa ekonomisinin sinyal aygıtı" bozulmakta, böylece en iyilerin ayıklanması engellenmiş olmaktadır. Her yerde geçerlidir bu, zengin ve yoksul ülkelerin ilişkisinde de sözgelimi: Çünkü "bakın önümüzdeki 20 yılda dünya nüfusu yeniden iki katına çıkacak. Gel gelelim eşitçi fikirler üzerine kurulu bir dünyada aşırı nüfus sorunu çözülemez. Bir kez doğan herkesin hayatta kalacağı güvencesini verirsek çok geçmeden bu vaadi yerine getiremeyecek duruma geliriz. Aşırı nüfusa karşı bir tek fren vardır, o da yalnız kendi kendilerini besleyebilen halkların yaşayıp çoğalmasıdır..."(aynı yerde) Eşitçilik, insanlar ile halklar arasındaki doğal biyolojik farkları zedelemekte, en iyilerin ayıklanması ilkesi bozulmaktadır. Seçkinlerin önkoşulu ve ortamı olan bireysellik açılıp, gelişememektedir.

Seçkinler olmadan da toplumsal ilerleme olmaz; çünkü insanın gelişmeye devam etmesinin ilkesi ayıklamadır. İnsanın evrimi, bir "trial and errch" süreci olarak kendini ortaya koyar; bu sürecin optimum işleyişinin önkoşullarını yaratmak gerekir. Ekonomide bu deneme-yanılma oyununun yeri piyasadır. Optimim çözümlerin, seçkinlerin ayıklanmasının "keşif işlemi" (Hayek, "İndustriemagazin" Eyl. 1980 içinde) olan piyasa. Başka hiçbir şey yoktur ki insanların eşitliği varsayımı ve bu ilkeye bağlanmış devletin "keşif işlemi"ne yaptığı müdahaleler kadar insanın gelişmesi için sakıncalı olsun. Eşitlik yeknesaklığa, yeknesaklık da doğruca totalitarizme götürür. (Alain de Benoist, Le Monde diplomatique, Mai 198l den). Muhafazakârlar ile liberaller, yeni sağ ile paracılar, özgürlük, başarı ve ayıklamayı güvence altına alacak yeni bir düzen tasarısını inşa ederken, tehlikelerine Hayek'in 1944'te işaret ettiği "Esarete Giden Yol" uyarısında birleşirler. Demek ki neoliberallerin anahtar sözcüklerinin "Ordo" oluşu boşuna değildir; ya da Milton Friedman'ın klasik filolojik nezahatten ve incelikten biraz uzak, kaba saba teklifsiz diliyle : "Temel varsayım (Mübadele özgürlüğü için - E.A.), Iaw and order'ın korunmasıdır" (Friedman 1962, s. 14)

Dolayısıyla liberaller, Hebert Marcuse'nin 1934'te kanıtlamış olduğu gibi güçlü devletin kesinlikle düşmanı değillerdir. Bu görüşlerini Locke'ten Adam Smith'e ve J.St. Mill'e kadar liberal klasiklerden alıntılarla pekâlâ güçlendirebilirler. Ne var ki klasik liberalizmin bu sorunda bir türlü çelişkisiz olamadığını vurgulamak gerekir. Çünkü bir yandan devlet öncesi bireysel özgürlük haklarına devlete karşı da savunulması gereken doğal haklar olarak sahip çıkmakta, öte yandan devlet otoritesine bireysel özgürlük haklarını koruma görevini vemektedir.Burada söz konusu olan, öyle bir "mantiki antogonizm" dir ki liberalizmin özgürlükçü, devletsiz bir toplum ile otoriter bir rejim tasarımı arasında anarşi ile monarşinin mutlakıyeti arasında yalpalamasını açıklayabilmesinin yanısıra -Franz Neumann'ın vurguladığı gibi -"gerçek bir antogonizm" haline de pekâlâ gelebilir. Liberal "Hukuk devleti" imgesi, bireyin devletten bağımsız alanı ile devlet alanını hesaplanabilir ve güvenilir bir biçimde birbirinden ayırarak bu antogonizmi yumuşatma çabasıdır. Bourgeois ile citoyen kendi tahsisli alanlarına kavuşurlar.*

Ne var ki liberalizmin bu temel çatışmasından neoliberal teoride eser kalmamıştır. Bireyin özgürlüğü ile mülkiyetin sermaye birikimi biçiminde değerlenme özgürlüğü arasında neoliberalizm, devletin güçlendirilmesi yoluyla ikincisinin güvence altına alınmasından açıkça yana çıkar. Elbette bu, gelişmiş bir "sanayi toplumunda" devletin düzen politikası işlevinin, hele erken burjuva toplumunun erken liberalizmine kıyasla olağanüstü karmaşık oluşuyla da ilişkilidir. Bu bakımdan liberal teorinin klasik liberalizmden "yeni" liberalizme dönüşmesi, aynı zamanda erken kapitalizm çağının gelişmiş kapitalist topluma dönüşmesinin bir yansımasıdır. (ama kuşkusuz bundan ibaret değildir). O halde edim ilkesini (Leistunsprinzip) güvence altına almak, piyasa rekabetinin kısıtlanmasını önlemek, eşitçi eğilimleri sınırlamak gerekir; ama - neoliberal teoriye göre - "bunu hususi ve ekonomik menfaatlerden fevkinde (sic - çev.) olan kuvvetli ve bitaraf bir devlet yapabilir; birçok kimselerin zannettiği gibi kapitalizm zaif bir devleti değil, bilâkis kuvvetli bir devleti istilzam ettirir. Bu kuvvetli devlet muhtelif ideolojiler arasında şaşırmayarak 'kapitalizmi' kapitalistlere karşı müdafaaya muktedir olacaktır; kapitalistler rantabiliyeti müteakibiliyet prensibinin icap ettirdiği bir tarzdan gayri surette temin etmeğe ve zararlarını umuma devretmeğe kalkışır kalkışmaz devletle karşılaşacaklardır."(Wlihelm Röpke 1937. s.213) n Güçlü devlet -Ludwing von Mises'in çok açık bir biçimde formüle ettiği gibi - bu düzenin temelini, yani mülkiyeti koruyan ve onun değerlenmesini mümkün kılan bir düzen politikası uygulamasının çerçevesini sağlayacaktır. Ancak devlet, iktisadi ve toplumsal süreçlere (bireyler arasındaki mübadele ilişkileri) karışmamalı, bu alanda piyasanın bir ayıklama ve keşif mekanizması olarak etkisini bütünüyle duyurmasına olanak vermelidir. Düzen politikasi (caiz) ile süreç politikası (caiz değil) arasındaki bu ilkesel ayrımın ardından otoriter ve totaliter sistemler arasında yapılan duyarlı-köpeksi ayrım gelir. Birincisi, düzenin korunması için devletin otoritesi zorunlu olduğu için neoliberal açıdan pekâlâ kabul edilebilir. (Bu yüzden Ludwing Erhard'ın 60'lı yılların başındaki "biçimlendirilmiş toplum" tasarısı kendisinin neoliberal hayat görüşüyle kesinlikle çelişmez) Oysa ikincisi, devletin düzeni sağlamakla yetinmeyip toplumsal bütünlüğün bütün alanlarına, dolayısıyla piyasa süreçlerine de el atmasıyla nitelenir. Böylesi, kaçınılmaz olarak mülkiyetin kullanımı üzerinde birçok sınırı, beraberinde getirir; bu yüzden de neoliberalizmin gözünde kabul görmez. Bu anlamda Pinochet'nin Şili'sinin otoriter, demek ki kabul edilebilir bir rejim olmasına karşılık totaliter bir rejim olan Küba ile mücadele edilmesi ve mümkünse yok edilmesi gerekir.

*Üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayalı piyasa ekonomisinin (40'lı yılların "eski" neoliberallerinin Freiburg okulu serbest iktisat diyordu) çerçevesini yaratmak için güçlü devlet, yasalar çıkarır, bunlara uyulmasını zorlayıcı araçlara başvurur ve üretim potansiyelinin büyümesine denk düşen parayı sağlar. (Ancak başta F.A. von Hayek olmak üzere bir dizi neoliberal kuramcının ikinci koşulu artık benimsemediğini kaydetmek gerekir; bunlar paranın devletçe değil özel kesimce yaratılması gerektiği görüşündedirler.) Öyleyse "serbest piyasanın varoluşu hükümetlerin gerekliğini elbette ortadan kaldırmaz. Tersine devlet, özünde hem oyunun kurallarını saptamak için bir forum, hem de oyunun kurallarını yorumlayıp bunlara uyulmasını zorlayan bir hakemdir." (Friedman 1962 s.l5) Bu basit fikir, liberal düşünün kurucu öğesidir. Oyun insanın insan tarafından sömürülmesi, mülkiyet senetleri sayesinde mülk edinme, sermayenin değerlenmesi üzerine oynanmasaydı buna kimsenin bir diyeceği olmazdı. Bu açıdan bakınca neoliberal teorinin oldukça karanlık iç yüzü açığa çıkıyor.

Birincisi, piyasa ekonomisi oyununda kazananlar ile kaybedenler olacaktır. Kazançlar ile kayıplar tekbiçimli dağılsalardı bu sorun, sorun olmaktan çıkardı. Gel gelelim "sıfır toplamlı toplum"un piyasası, son derece tutucu bir mercidir. Orada önemli olan, kafa sayısı değil, cüzdanların şişkinliğidir. "Mal ve hizmetlerin piyasa talebini bireysel tercihler belirler. Ama bu bireysel tercihler, piyasada birbirleriyle ilişki içine girmeden önce gelirlerle ağırlıklandırılır." (Thurow 1980. s.194) Yani piyasa mekanizması, kimde bir şeyler varsa ona daha fazlasını verir. Kimde bir şeyler yoksa, onun daha fazlasını elde etmesine ise kolay kolay fırsat vermez. Piyasa mekanizması, bir kez verilmiş bir bölüşümü (önkoşulların muhafazakârlarca doğallaştırılan eşitsizliği), düzeltici bir etki söz konusu olmaksızın, pekiştirir.

İkinci olarak ise daha da sağlam bir itirazı kaydetmek gerekir. Friedman, "siyasal özgürlüğün, insanların yurttaşları üzerinde zor kullanmayışları biçiminde" (Friedman 1962, s. 15) tanımlanabileceğinden yola çıkar. Bu tanımın temelinde burjuva bireyinin yurttaş olarak biçimsel özgürlüğü ile eşitliği yatar. Oysa bireyler, daha önce gördüğümüz gibi, daha piyasaya katıldıkları andan başlayarak eşit olma şansını yitirirler. Bu sorun, asıl üretim sürecinin, bir sömürü ilişkisi oluşturan ve böylelikle bireylere birer sınıf konumu tahsis eden toplumsal biçimlerini gözönüne aldığımız zaman su yüzüne çıkar. Marx, proletaryanın yığınsal bir gürüngü haline henüz doğru dürüst gelmediği bir dönemde Fransız devriminin özgürlük ve eşitlik coşkusunu bu noktayı göz ardı etmekle eleştirmişti. Bunun, nüfusun çoğunluğunun bağımlı çalışanlar sınıfına girdiği (krş.Vitoux le Monde Dplonatique, Mai 198l içinde), yani "emek üretim faktörünün cisimlenmesi" olarak girişimcinin keyfi tasarruflarına tabi olduğu günümüzde haydi haydi bir sorun olarak görülmesi gerekir. Ne çıkar bundan? Bu sorunun nasıl cevaplandırılacağı konusunda Röpke bir şeyler düşünmüş; "Bugünkü vaziyetin gayritabiiliği proletarya'nın mevcut oluşundandır. Acaba bunu bugünkü ekonomik sisteminde mi izale etmeli, yoksa komunist sistemin yaptığı gibi proletarya sınıfını genişletmek suretiyle mi yok etmek mi? (sic - çev.) gerektir." (Röpke 1937, s. 220) Burada sınıflı toplumdaki özgürlüğün pürüzsüz olmadığı ve piyasanın da sınıf konumları arasındaki çelişkileri gideremediği sezgisi kendini belli ediyor. Oysa çelişkinin çözümünün proletarya yönünde olabileceği tasavvuru neoliberal düşünce için ne kadar korkutucudur: eşitçilik, totalizm, Rusya, Gulag...*

Şu halde "porletaryanın gayri tabiiliği" neoliberal özgürlük, etkinlik ve refah düzeni imgesine kesinlikle sığmaz. Ne ki bu doğa dışılığı etorik ve siyasal perspektifin ölü bölgesine iten teorik bakış açıları eksik değil. Bunlarda proletarya iki bakımdan "eritilir": Üretim süreci açısından bakıldığında "emek üretim faktörü" olarak her türlü öznelliğini yitirir. Piyasa açısından bakıldığında girişimci tarafından özerk olarak belirlenecek üretime (parasal) talepleriyle yön gösteren bir "egemen tüketiciler" kütlesine dönüştürülür. Bu anlamda piyasa, iktisadi demokrasinin (dolar ya da TL oy pusulaları demokrasisi) ideal gerçekleşme biçimidir; o kadar ki girişimcinin doğru kararlar arayışını bozup risk ve şanstan oluşan teşvik sistemini etkisiz bırakan yönetime katılmanın artık sözünü bile etmeye değmez. (hiç değilse Franz Böhm'ün 195l'de yönetime katılmaya karşı giriştiği kalem tartışmasındaki görüşü budur; Nobel ödülü sahibi Paul Samuelson'ın ders kitabında da benzer ama daha bayağı bir görüş savunulur).

İktisat Teorisinin Emperyalizmi

Doğal düzenin "doğa dışılığının" el çabukluğuyla ortadan kaldırılmasının ardından sıra bir sonraki vargıya gelir: Buna göre piyasa ekonomisinin temel ilkelerinde (serbest iktisatta) meydana gelecek her türlü çarpıtma ya da sınırlandırma, merkezden yönetilen kontrollü ekonomi sistemi doğrultusunda, komuta ekonomisi yönünde atılmış geri alınmaz bir adımdır. "Düzenlerin bağlılaşması"ndan ötürü - iktisadi özgürlüklerin sınırlanışıyla birlikte siyasal özgürlük de ortadan kalkar- der Eucken. Bu açıdan bakıldığında neoliberalizm, totalitarizm teorisinin iktisadi varyantı olarak da nitelendirilebilir. Ne var ki "yeni" neoliberallerin tasarımında düzenlerin bağlılaşmasının bakışımsız olduğunu görmüştük: İktisadi (piyasa) özgürlükler(in) sınırlanmasının sonucu siyasal özgürlüksüzlüktür; ancak siyasal özgürlüklerin otoriter "bir devlet eliyle sınırlanmasının, iktisadi özgürlüklerin budanması sonucunu doğurması hiç de gerekmez! Eski neoliberaller ya da Ordo-liberaller, bu bakışımsızlığa hayıflanmış proletaryanın varoluşunun "doğa dışılığından" çaresizce yakınmış olabilirler. "Yeni" neoliberallerin bu soruna karşı hazır ettikleri bir çözüm vardır ki liberalizmin geleneğindeki asıl ilerlemeyi oluşturmaktadır: Onlar, artık düzenlerin (İktisadi ve siyasal alanlar) farklılığını tanımıyorlar; bu yoldan olası çelişkileri eledikleri gibi "düzenlerin bağlılaşması" kavramını anlamından yoksun bırakıyorlar. Bunun yerine geliştirdikleri akılcı davranış metodolojisi, yaşamın bütün dışa vurumlarında ve bütün karar verme durumlarında iktisadi ilkeleri izliyor. Siyasal alanda ekonomiyle aynı ilkelere göre karar verilir; askeri strateji ve taktik düşünüşündeki kalıp, iki insan arasındaki aşk ilişkisindekinden farksızdır. Henri Lepoge 60'lı ve 70'li yıllarda ABD'deki neoliberalizm üzerine taramasında siyasal liberalizm felsefesinin temelinin, "kapitalist toplumun bilimsel altyapısı" olan iktisat teorisi olduğunu söylerken hiç kuşkusuz sorunun püf noktasını buluyor. (Lepage 1979. s.11)

Bir metodoloji olarak "iktisat ele alınacak sorunun karakterinin piyasaya uygun ya da maddi oluşuyla tanımlanmaz; kaynak dağılımı ya da kıtlık durumunda seçişin söz konusu olduğu, yani birbirine rakip iki amaç arasında karar verilmesi gereken her sorunsalı kapsar" (Gary Becker, Lepage 1979. s. 19'daki alıntı) İktisat, artık, siyasal kurumlar öğretisi, aile teorisi, suçluluk araştırmaları, hayvan türlerinin doğal ayıklanması vb. alanlarda, yani dünyanın açıklanması ve onun en derinlerdeki tutarlığı konusunda kendini yetkili sayan bir teori oluyordu. Dahası var : Neoliberalizm betimleme ile yetinmemekte, kendini normatif reçete veren bir teori olarak, rasyonellik ilkesine bağlanmış bir karar öğretisi olarak sunmaktadır. Joseph Schumpeter ""Kapitalizm, Sosoyalizm ve demokrasi" (1942) adlı yapıtında (kapitalist) demokratik süreci ilk kez iktisadi kategorilerle (oy maksimumlaştırması) inceleyenlerden biri olurken 50'li yıllarda Anthony Downs ya da Dahl ve Lindblohm bu düşünceyi geniş kapsamlı modeller halinde inceltirlerken, Morgenstern'in oyun kuramı Arrow tarafından genel bir karar teorisi halinde biçimselleştirilirken, bununla, 70'li yılların neoliberallerince bütün dünya sorunları karşısında "Açıl Susam Açıl" biçiminde kullanılacak bir metodolojinin temel taşlarının yaratılmış olduğu bilinemezdi. Üçlü komisyonun kavramları üzerindeki çalışmalara katılmış birkaç neoliberalden biri olan Gordon Tullock, iktisadın (metodoloji olarak, yoksa ekonomi politik olarak değil) bu bütünsel açıklama girişimini adlandırmak için, Lepage'ın hararetle, dolayısıyla onaylayarak zikrettiği "iktisadın emperyalizmi" sözünü kullanıyor.

İnsan hayatının bütün olanları ve dışa vurumlarının iktisat metodolojisine açılmasıyla insanların ilişkilerinin, düşünme ve eylemlerinin yapısı da tanımlanmış, iktisadi rasyonellik hesabına tabi kılınmış oluyor. Hele bu, Chicago boys'un acımasız umursamazlıklarında olduğu gibi nomatif bir kural olarak yorumlanacak olursa, emperyalist tecavüzün (şimdilik "sadece" metodolojik anlamda) n bile, "kapitalizmin özgürlüğün kalesinden başka bir şey olmadığının " (Lepage1979, s. 237) temellendirimi olarak kullanılması dahi mümkündür. Milton Friedman'ın küstah ve mağrur bir edayla "karşı devrim" olarak nitelendirdiği, Lepage'ın ise kitabında telkin edici bir biçimde devrim diye söz ettiği iktisadi düşünce "devrim"i temelinde, iktisat teorisinin, bir metodoloji olarak biçimselleştirip estetize edilerek insan hayatının toplumsal hayatın bütün görünümlerine - onu özelliklerinden, içeriklerinden ve ilginçliklerinden yoksun kılmak üzere uygulanmasından ibarettir. Düzenlerin karşılıklı bağımlılığının yerini bu devrim/karşıdevrimde toplumsal ilişkilerin -Oscor Wilde'ı alıntılayacak olursak -her şeyin fiyatını bilen, ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen- iktisatçıların hesabına tek yanlı bağımlılığı, onlarca gasp edilişi alıyor. Tullock'un ve elbette onun hınk deyicisi Lepage'ın propagandasını yaptıkları "iktisadi emperyalizm" demin belirttiğimiz sebeplerden ötürü bunalım zamanlarında salgın olma eğilimi gösteren bir dar kafalılığı ihraç girişiminden başka bir şey değildir.

Beşeri Sermaye Olarak İnsan

Vardığımız noktada neoliberalizmin üstüne perde mi çekelim? Yoksa söyleminin ayrıntılarına mı eğilelim? Hoşumuza birincisi gitse de, iktisadi emperyalizmi "sömürgesizleştirmek" yani bütün yaşam alanlarının iktisadi hesaba tabi kılınışının vahşi bir tecavüz girişiminden farksız olduğunu göstermek için ikincisini yapmak zorundayız. Eğitim sistemindeki özelleştirme ve bireyselleştirmeyi temellendirmekte kullanılan beşeri sermaye örneğini alalım. Lepage'a göre bu teori "kuşağının muhtemelen en yetenekli "iktisatçısı" yani Gary S.Becker tarafından "esaslı surette" işlenip geliştirilmiştir. (Lepage 1979, s.18) Buna karşı söylenecek ilk şey, insanın sermayeleştirilmesi tasarımının ekonomi politiğin kendisi kadar eski olduğudur. William Petty bile bu doğrultuda düşünceler ortaya atmış, "beşeri sermayenin" hesaplanmasını formel kategorileri ile yöntemlerini ise bir yandan (sigorta primleri ile tutarlarını insanın para cinsinden nicelenebilir "değer"i gibi "rasyonel" bir ölçüte dayandırmayı yararlı bulan) sigortacılık kuramı, öte yandan top hakkı (kurbanlık kıtalar -çev.) ile topların kendilerinin kullanımı arasındaki seçişlerini marjinal maliyet hesabının yardımıyla rasyonelleştirmek isteyen askeri stratejiler geliştirmişlerdi.İktisattaki kuruluş yeri teorisiyle tanınan Bay Heinric von Thünen, askerlere bu konuda bazı kanıtlar sunmuştu. Demek ki beşeri sermaye teorisi pek o kadar yeni değil (krş. Kiker 1966). Yeni olan yalnızca neoliberal iktisatçıların çıkardığı sonuçlar (ve yöntemsel inceltmeler). Eğitim harcamaları, insana yapılan yatırımlar olarak anlaşılır. Bununla yaşam boyu gelir biçiminde faiz getiren beşeri sermaye biriktirilmiş olur. Bir insan ne denli çok eğitim biriktirir, yani beşeri sermayesi ne denli çok olursa, -söz konusu teze göre- yaşam boyu geliri o denli yüksek olur. İmdi, bu basit düşünceden eğitim sisteminin özel girişime devredilmesi, devletsizleştirilmesi, siyasal bir talep olarak türetilir. Herkese bir eğitim kuponu verilmeli, eğitimin karşılığı isteğe bağlı olarak bununla ödenmelidir.Seçilecek olanlar, kuşkusuz eğitim arzındaki rekabet içinde en iyi okullar olacaktır. Ne kadar çok eğitim talep edilirse o kadar çok borçlanılır, geri ödenecek eğitim kredisi o kadar büyük olur. Ama sahip olunan beşeri sermaye de, ondan kaynaklanan yaşam boyu gelir de aynı ölçüde artmıştır. Sorun, emek piyasalarındaki işlerin biriktirilmiş beşeri sermayeye uygun olarak mı dağıtıldığı yoksa başka ölçütlerin mi çok daha önemli olduğudur. Neoliberallerin bu itiraza karşı cevapları hazırdır: Emek piyasaları tekel gücünden (sendikalardan anlayınız) bir kurtarılabilse, beşeri sermaye dağılımına uygun düşen, üstelik tam istihdamı içeren bir ücret farklılaştırması hükmünü geçirecektir. Faktör gelirlerinin, serbestçe işleyen piyasalarda bunların marjinal verimlerine ayak uydurması sayesinde olacaktır bu.

Geçerken eğitim sistemine ilişkin bu anlayışla bir başka sorun çözülmek istenir. Tek tek eğitim kurumları bundan böyle devlet bütçesinden değil, öğrenim göreceklerin öğrenim ücretleriyle finanse edileceği, bunlar ise özgül finansman kipliklerinden ötürü son derece iyi değerlenecek bir mesleki kalifikasyonu amaçlamak zorunda oldukları için, eğitim, iktisadi gelişmenin bir sonucu olan kalifikasyon ihtiyacına bağlanmış olur. Eğitimin içeriği, değerlenme çıkarına tabi kılınır. Girişimler, birer işgücü talepçisi olarak kısa dönemli talepleriyle eğitimin uzun dönemli seyrini yapılaştırırlar. Gel gelelim "örümcek ağı sorunu"ndan biliyoruz ki kısa dönemde talebin dalgalandığı, arzın ise kaynaklarına uyum göstermek için uzunca sürelere ihtiyaç gösterdiği piyasalarda sürekli dengesizliklerin meydana gelmesi kaçınılmazdır. Gene biliyoruz ki bu dengesizlikler ancak özel durumlarda dengeye yönelebilirler;buna karşılık talep ve arz elastikiyetlerine göre bunun tam tersine, yani dengesiz durumunun sürekli olarak keskinleşmesine de yol açabilirler.Bunun bir anlamı da, piyasa sinyallerinin bu durumda hep "kırmızı" da kalması, klavuzluk ve ayıklama işlevlerini ise ancak marazi bir biçimde yerine getirebilmeleridir. Beşeri sermayeden söz etmenin, görmenin sermayesinin göz olduğunu söylemek kadar budalaca olduğu eleştirisini Marx da yapmıştı. "Beşeri semaye" gerçekten de emek piyasasında sermayeyle mübadele edilen, özel vasıflı bir çalışma yetisinden başka bir şey değildir. Ve ancak bir alıcı bulduğu zamandır ki çalışma yetisi iş görebilir ve "beşeri sermaye olarak faiz getirebilir" Alıcı bulup bulamayacağı ise, eğitim ile çalışma arasında verilmiş kararlara değil, "beşeri sermayenin" kullanıcısının, girişimin hesabına bağlıdır. Neoliberaller, bu sorundan kaçınmak için onun ikiz bölümlü yapısını ya yadsırlar ya da piyasa özgürlüklerinin sınırlanmasının doğurduğu, bir liberasyon politikasıyla giderilebilecek belirli işlev bozukluklarına yüklerler. Bu akıl yürütme tarzı, elbette her türlü eleştiriye karşı bağışıktır : Sorunun çözümü, her seferinde, devletin geniş ölçüde sınırlandırıldığı, hâlâ - kurulamamış, ama artık- kurulması- gereken tam piyasa ekonomisi düzenine havale edilebilir. Bu bağışıklama stratejisinin vardığı nokta, en ahmakça iddialardan bile pervası olmayan çıplak bir özürcülüktür. Bu konuda Lepage'ın yukarıda anılan taramasından birkaç örnek vermek, böylece tarihi olgu, bağlam ve sorunların hiçbir bilimsellik ya da kişiler arası iletişim kuralına bağlı kalınmadan nasıl gerçekten liberal bir biçimde ele alındığını belgelemek istiyoruz.

Sözgelimi ABD'de geçen yüzyılda meydana gelen demiryolu rezaletleri,soyguncu baron

ların dalavereleri, vahşi kapitalizme değil de, "devletin hükümranlık haklarından bir takım vicdansız bireylerin çıkar sağlamalarına izin verdiği için, .... o dönemin siyasal aygıtına" (s.45) yükleniyor. Bu bağlamda reklam da, kesinlikle bir manipulation aracı değil, tüketicilerin haber alma ve alış-veriş maliyetlerini düşüren bir bilgilendirme aracıdır; toplumsal açıdan olağanüstü olumlu bir anlamı vardır. Lepage, tekel gücünün eleştirilmesine karşı düşüncelerinde de sınırsız bir özgürlük içinde. Tekellerin anlamı konusunda, onun deyişiyle "kimi put kırıcılar son yıllarda" büyük girişimlerin ve devletin oynadığı rolü yeni baştan incelemeye "cüret etmişler ve oldukça şaşırtıcı sonuçlara" (s.48) ulaşmışlar. Yalnız Lepage tarafından koltuklanan put kırıcılar arasında, gene kendi deyişiyle, "dikkate değer bir eleştirel inceleme" yayımlamış olan American Eenterprise İnstitute da var. Büyük tekeller lobisinin, tekellerin aslında tekel olmadıkları ve sırf tekellerin rakipleri onların "başarısını kıskandığı" (s.49) için gürültü yarattıkları sonucuna varması, gerçekten dikkate değer ve şaşırtıcı bir eleştirellik ifadesi. Bu kadarla bitmiyor: Lepage Nobel ödülü sahibi Hayek'in kapitalist sanayileşmeyi mazur gösterişini aktarıyor. Sanayileşmenin yarattığı sefalet o kadar kötü bir şey değilmiş; ne de olsa "fırsat maliyetleri" ni hesaplamak gerekirmiş : Sanayileşme olmasaydı kim bilir kaç insan ölürdü? Bu gene F.A. Hayek ile Helmut Schoeck'ten kaynaklanan aşağıdaki mantıkla aynı düzlemde yer alan bir yaklaşım: Otomobil o kadar da kötü bir şey değildir; otomobil kazalarına bile fazla önem vermemek, bugün araba kullanan herkesin ata binmesi halinde neler olacağını göz önüne getirmek gerekir. Ölümle sonuçlanan kazaların sayısı kuşkusuz daha yüksek olurdu. Bu tür örneklerle mi Nobel ödülünü hak etmiş dersiniz?

Lepage'ın daha sonra çevre sorunlarının çözümünü yeni mülkiyet haklarının yaratılmasında gören liberal teori mutemetlerine atıfta bulunması, artık şaşırtıcı sayılmamalı. Temiz hava üzerindeki hak iddialarını bile özelleştirmek istiyor: "İlk bakışta bu sorun hava konusunda (özelleştirme sorunu yani) biraz güç gibi görünüyor." Havai yazarımızın mutasavver çözümünde bir tür hava borsası kurulacak; burada hava kirlenme kotaları denen belgeler değişilecek. Bu kadar basit. Kreuzberg'li Türk borsaya gidip Zehlendorf'lu lise müdürüyle hava kirlenmesini karşılıklı değişecek. Bu noktada neoliberal teori kesinlikle absürd tiyatro haline geliveriyor. Bu nedenle örnekler düzlemini bırakıyor, aklı başında insanları da büyüleyen bir çekicilikten yoksun olmadığı anlaşılan bu muhakemenin temel yapısına eğiliyoruz.

İktisadi Rasyonelliğe İndirgenmiş

Homo Oeconomicus Olarak İnsan

İktisadın emperyalizmi'nin biraz olsun akla yakın olması için önkoşul, kendilerini İktisadi rasyonelliğe tabi kılan bireylerin varlığıdır. Oysa bujuva rasyonelliği ("yeni" neoliberallerde rastladığımız türden insanın bütün yaşam alanlarının bütünsel rasyonelliğinin ilkel bir ön biçimi) insanlık tarihinde görece yeni bir edintidir ve Şikago rasyonelliğinin ille de Meksikalı Kızılderilinin, Tokyolu işçinin ya da Sardunyalı çobanın rasyonelliği olmadığını biliyoruz. Rasyonellik kültürel olarak belirlenir ve matematiksel formüllerle kavranır soyut bir hesaba indirgenemez. Neoliberallerin tam da bunu örtbas etmeleri, onların teorileri bireyin iktisadi zorlamalardan bağımsız olarak çok yönlü gelişmesine karşı çok tehlikeli bir eğilime büründürüyor- meğer ki insanlar "kararları hem tercihlerine, hem de kaynaklarımızın kıtlığının zorunlu kıldığı seçiş ve fayda karşılaştırması sorunlarına bağlı olan" (Lepage 1979, s.32) rasyonel bireye, yani "homo oeconomicus"a indirgenmelerine gerçekten izin versinler. Buna karşın burjuva çağının bu buluşu, otomatik özne olarak birey, yeni neoliberallerin (eskilerin de) antropolojik temel varsayımıdır. "Aslında bütün mikro iktisadi çalışmalar, bütün iktisadi tahlillerin temelinde yatan ve hesaplı kitaplı, buluşçu ve maksimumlaştırıcı... basitleştirilmiş bir bireyden yola çıkan 'homo oeconomicus' paradigmasını tekrar tekrar ampirik olarak kanıtlamaya çalışırlar." (aynı yerde) Başka kapıya, sevgili homo faber, homo ludens! Homo politicus ile homo sociologicus'un bile modası geçti; elinde defteri kebir ile cep hesap makinesi, homo oeconomicus sahaya tek başına hâkim oldu. Saçma, dahası tüyler ürpertici bir tasavvur doğrusu! Üstelik akıldışı bir tasavvur, çünkü bireyler homines oeconomici olarak biçimlendirilirler, yoksa öyle doğmazlar: Neoliberalizmin özgür bireyi baştan çıkmış bir bireydir, kuralları kesinlikle önceden konmuş bir oyunun kuklasıdır.

Özel Mülkiyet ile Paranın Merkezi Önemi

Bireyin fayda maksimumlaştırması kuralları uyarınca karar verip davranabilmesi için alternatif kullanımları olan -sınırlı- fonu elinde bulundurması gerekir; yani özel mülkiyete sahip olmalıdır ki bireysel olarak karar verebilsin. Bu nedenle kolektif mallar ile kolektif kararlar olabildiğince geniş ölçüde özelleştirilmelidir. Teorinin en tutarlı militanları, yerküreyi seve seve doğrarlar, magmadan ozon tabakasına kadar özel kesime dağıtırlardı. Gözü dönmüş özelleştiriciler, mümkün olsaydı, Ayı, gezegenleri, öteki güneş sistemlerini bile pasellerlerdi: Hipertrof ve demode bir Amerikan "new frontier" rüyası. Örneğin David Friedman, "devletin günün birinde sokaklarını satışa çıkarmasını" diliyor; Atlas Okyanusu özelleştirilebilir parçalara ayrılmalı, büyük şirketlerin çoktandır yaptıkları gibi herkes kendi polisini tutabilmelidir. Bütün bunların saçma olduğunu, teknik olarak uygulanamayacağını, zaten mali iktisat kuramının, salt alıcısı tarafından kullanılmaları güvence altına alınamayacağından piyasada satılamayacak kamu malları bulunduğunu göstermiş olduğunu ileri sürerek itiraz edenler çıkarsa, neoliberallerin elektroniğin gelişmesine bağladıkları büyük umutları unutmuş olurlar. Çünkü kompütür ile en karmaşık atıflar, fiyat tesbitleri yapılabilir, yararlanma sıklıkları saptanabilir, sonra da bireylere bugünkü telefon faturasına benzer sokak kullanma, hava tüketme, okyanus geçme ya da manzara seyretme harçları tahakkuk ettirilerek bunların eliyle tahsili yoluna gidilebilir "Perfect competition" belki gerçekçilikten uzak olmayan ama tüyler ürpertici bir perspektif oluşturuyor. Bu modelde birey homo oeconomicus kurallarına göre işleyen, ama ana kompütüre bağlanmış bir çevre terminali haline geliyor. "iktisadın emperyalizmi" anlamındaki rasyonellik, burada o denli soyut düşünülmüş ki bir kompütürde kolayca yapılabilecek matematiksel hesaplamalara dönüştürülmesi gerçekten de zor olmaz. Tek sorun, ana işlem ve denetim biriminin kimin özel mülkiyetinde olacağı programların kimin yükleyeceğidir.Big brother yumruğunu indirebilir. Neoliberalizm Orwel'in 1984'üne dönüşüyor.

Homo oeconomicus' a indirgenmiş, rasyonel davranan karar yetkisi zorunlu olarak sınırlı - özel kesim kavramında içkindir bu -bir birey insanlar arası ilişkileri ancak olanakları çerçevesinde biçimlendirebilir- bunlar ise, ekonominin kuralları uyarınca tanımlanmış belirlenmişlerdir. Dolayısıyla ancak para ilişkileri biçiminde oluşabilir, fiyatların hareketi aracılığıyla düzenlenebilirler. (Keza Lepage 1979, s.213) Bu anlayışla para, bireylerin olduğu kadar başka karar vericileri, örneğin resmi mercileri de rasyonel davranışlara zorlayan bir araç olma işlevini görür. İktisadi tahlillerin ve iktisat siyaseti tavsiyelerinin ötesinde paracılığın temel fikri budur. Karl Marx parayı "bütün insan ilişkilerinin çöpçatanı" olarak nitelendirmiş, bunu yabancılaşmanın, özgürlüksüzlüğün, insanlıktan çıkmanın bir ifadesi olarak anlamıştı. Paracı-neoliberal teorilerde bu, olumlu bir kalıba dökülüp sistemin gösterdiği yönde rasyonel davranış için toplumsal bir düzenleme ilkesi olarak yorumlanıyor. İnsan portföyünün sınırlılığının kısıtladığı koşullarda faydasını maksimumlaştırmaktan başka hiçbir emel beslemeyecek bir "money machine" haline getiriliyor. Toplumun piyasanın aracılık ettiği parasal ilişkiler biçiminde, yani bir nicel karmaşa olarak anlaşılmasına da bu bağlamda şaşmamak gerekiyor. Tarih biliminin ilerlemesini onun giderek artan ölçüde nicelleşmesine yorarak bunu ortaya seren, gene Lepage'dan başkası değil.

İktisadın Önceliği Üzerine Teorik Bir Söylem Olarak Neoliberalizm

Refah döneminde özellikle 60'lı yılların ikinci yarısındaki öğrenci ayaklanmaları ile işçilerin sınıf taarruzundan sonra yaşamı ve yaşamdan beklentileri belirleyen anlamlandırıcı ilkeler, parasal birimlerle hesaba vurulan, nicel bir iktisadi akılcılığın ilkelerinden farklıydı. Şimdilerde bu özgürleştirici eğilimler, yeniden iktisadi akılcılığın Prokustes yatağına bağlanıyor. İktisadi liberalizm, gelişmiş bireyselliği on yıllardır ders kitapları arasında kol gezen bir cüzze, üretici ve tüketici "İktisadi özneye" indirgeme çabasıdır. Homo oeconomicus'u yalnız insandan yapılmış bir soyutlama olarak değil, aynı zamanda geçen yüzyılda Viyana (von Menger, von Wieser) Lozan (Walras Pareto) ya da Stokholm okullarınca (Cassell, Wicksell) veya Jevons ile Marshal tarafından gittikçe artan bir yetkinlikle geliştirilmiş olan, kendi kendini denetleyen bir sistem içinde belirli kurallara göre işlev gören bir birlik olarak anlamak gerekir. "Liberalizm, temelinde, insan davranışını iktisadi açıdan ele alan bir toplumsal sistemler felsefesinden başka bir şey değildir" (Lepage 1979, s.119) ve - diye eklemek gerekir- böyle bir sistem kurmaya çalışan bir felsefedir. Dolayısıyla neoliberalizm, iktisadın önceliğini bütün öteki karar ölçütlerinin, isteklerin ve umutların önüne açıkça ve ödünsüz biçimde geçiren bir teori olarak kendini ortaya koyar. İktisadi yasalara karşı gelinmez; hâkimiyetinden kaçılmaz, mülkiyetin değerlenmesi kendinden başka ilkelere cevaz vermez. Sözgelimi insanlar işsiz diye iktisadi yasalara karşı siyasal araçlarla işsizliğin üstesinden gelmeye çalışılmamalıdır. Siyaset yoluyla erişilebilir bir hedef olarak tam istihdam, John Maynard Keynes in bir rüyasıydı; neoliberal iktisadın rasyonel dünyasına ise uymaz. İşsizliğin azaltılmasına ilişkin sendikal tasarımlar, iktisadın, yani sermaye değerlenmesinin yasalarını kabul etmedikleri için belalı, aynı zamanda da yararsız ve umutsuz yaklaşımlardır. Piyasaya katılanların "rotional expectation" ları, piyasada olup bitenlere yönelik siyasal düzeltme çabalarının, çaresiz birer oyalanma olduğunun anlaşılmasıyla sonuçlanır. (İktisadi) zorunluluk kategorisi, olabilirlik, yapılabilirlik kategorisi karşısında itirazsız bir üstünlük kurmalıdır.

Böylece neoliberalizm, kendi içinde tutarlı, ama aynı zamanda insanların çoğunluğu için olmasa bile birçoğu için perspektifsiz bir sistem olarak ortaya koyuyor. Gel gelelim bu, liberal teori için asla sorun olmamıştır. Çünkü mülkiyeti, onun korunmasını ve çoğaltılmasını (sermayenin değerlenmesi olarak anlayınız) güvence altına alan kurallar ile bunlara karşı çıkabilecek bir çoğunluk iradesi arasında karar vermek söz konusu olduğunda, yapılacak tercihin yönü açıktır: piyasa ekonomisi sisteminin kurallarından yana, insanların çoğunluğuna karşı. Bunu Hayek yazılarında defalarca belirtmiş, geri kalan neoliberaller takımı da onu bu noktada hep izlemiştir. Kuşkusuz -İktisadi sistemin neoliberallerce işlenip geliştirilmiş, istikrarsız bir dünyada istikrar gibi bir şey vaat eden kesin kurallarına olmasa bile- neoliberalizmdeki bu otoriter yön değişikliğine öfekelenilebilir. İrving Kristol diyor ki: "Katılma talebi -ketsoylu-nun iç ve dış dünyalarını uzlaştırma vaadini yerine getirecek bir önderlik istemi- olarak anlaşılmalıdır. " (Kristol 1978, s.250) Burada Thatcher ile Reagan sahneye çıkarlar: Onlar piyasa ekonomisi sisteminin kurallarına, iktisadın önceliğine dayanmaktaydılar. Kentsoylunun iç ve dış dünyalarının uzlaştırılmasını vaat etmekteler -tam da neoliberal anlamda: "Düzen"in koşulları tahkim ediliyor, ta ki içte piyasa ayıklama yapabilsin. Evet, anonim mekanizma ve onun ayıklama sonucu kabul edilebilir olsaydı, bireyler gerçekten homines oeconomici, piyasanın kurallarına uyan ve yalnız bir defa değil durmadan kaybettikleri halde boyun eğen insanlar, yani Huxley'nin gama eksileri olsalardı, neoliberal ütopi belik işleyebilirdi. Oysa piyasa aracılığıyla gerçekleşen ayıklamada söz konusu olan, bir ölüm kalım meselesidir, insanın insan üzerindeki hâkimiyeti, devletlerin devletler üzerindeki egemenliğidir. Neoliberaller de pratik söylemlerinde bunun böyle olduğunun pekâlâ farkındalar. Bu yüzden "özgür-lüğün düşmanları"na kendi özgülüklerinin düşmanlarına karşı silahlanıyorlar. Silahları harekete geçirmeye hazırlar -hem içe hem dışa karşı Günümüzde uygulamalı neoliberalizm, yaşamı tehdit eden bir tehlikedir. Teoride ve pratikte yenilgiye uğratılmalıdır.

(Öneri, teşvik ve eleştirileri için Kurt Hübner ile Otto Kailscheuer'a özellikle teşekkür ederim.)

Kaynaklar:

Biedebkopf, K.M./Miegel, M. : Wege aus der Arbeitslosigkeit, Stutgart 1978

Böhm, Franz : Das wirfschaftliche mitbestimmungs recht im Betrieb, Ordo;Johrburch Nr.4, 195l içinde.

Cohen, G.A. : Freedom Justice and Capitalism, New Left Review No. 126, 198l içinde

Friedman Milton : Capitalism and Freedom, Şikago ve London 1962

ayn : Para Teorisinde Karşıdevrim, Milton Friedman/ Nicholas Kaidor, Para teorisinde

Devrim ve Karşıdevrim, Moneterizm, Eskişehir 1982 içinde.

ayn : The Counter-Revolution in Monetary Theory 1970

Gold. David A : The Rise and Decline of the Keynesian Coalition, Kapitalistate No.6 (Faal

1977) içinde s.129 vd.

Gutachten des wissenschaftlichen Beirats beim Bundesministerium für Wirtschaft, Bonn, Ara 1978

Hayek F.A. von: The Road to Serfdom, Londra 1944

Kiker, BF. : The historical Root for the Concept of Human Capital, Journal of Political Economy 1966, Vol. LXXXV içinde s. 48l vd.

Kristol İrving : Two Cheers for Capitalism, Nevyork 1979

Lepage Henri : Der Kapitalismus von morgen, Frankfurt/Main - Nevyork 1979

Moier Charles S. : Recasting Bourgeois Europe, Princeton 1975

Marcuse Hebert : Der Kampf gegen den Liberalismus in der totalitaeren Staatsaufas-

sung, Zeitschrift für Sozialforschung (tıpkı basım), Münih 1970 Bd.3 içinde s. L6l vd.

Mises Ludwig von : Liberalismus, Jena 1927

Röpke Wilhelm : Cemiyet Ekonomisi, İstanbul 1937

Sklar, Holly : Trilateralism -The Trilateral Commission and Elite Planning for World Management Boston 1980

Thurow Lester C. : The Zero-Sum Society, Harmonds-worth- Nevyork 1980

İFMC-İktisat Dergisinden alınmıştır.


 

 

 
sayfa başına dön