|
KAPİTALİZM
BARIŞI SÜREKLİ KILABİLİR
Mİ?
Doç.Dr.
Fuat ERCAN
Operasyon” adı altında, dehşetli bir savaş
yaşanıyor yanı başımızda... Bombalar patlıyor, kentler,
evler, insanlar yok ediliyor. Tanımlarken bile rahatsız olduğumuz
bir dehşet... Korkunç bir güç gösterisinin orta yerinde tıkanmış
kalmış onca soluk...
Bizler de bütün bu olup biteni bir kara
kutudan izliyoruz. Gelişen teknolojinin getirdiği ürkütücü bir
sıkışmışlık...
Dünyanın dört bir yanından her gün
sokaklara dökülen milyonlarca insan kesemiyor Amerika'dan yükselen
savaş tamtamlarının sesini.
Dünya, ülkeler, halklar ve tek tek hepimiz
bir yol ayrımına geldik dayandık. Bir anda, birden bire olmadı
kuşkusuz. Tarih, 11 Eylül'den sonra hızlanarak en azından son
yirmi yıldır, bugüne doğru ilerliyordu. Tek kutuplu kalmış dünyada
ABD, 21. yüzyılın Amerikan yüzyılı olacağını ilan ediyordu.
Neydi bu gelişmelerin dinamikleri? Neler
oluyordu?
ABD ve müttefik güçlerinin Irak’a yönelik
başlattığı savaşın nedenleri ve sonuçları üzerine Marmara
Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat
Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Fuat Ercan ile
bir röportaj yaptık.
Irak’taki savaşın ardında hangi
dinamikler yatıyor? Bu savaş, dünya ekonomisi ve siyasetinde nasıl
bir değişimi temsil ediyor? Savaş senaryosunun gerekçelendirme bölümünde;
“Irak’a özgürlük ve demokrasi” götürüleceği söyleniyor.
Sizce bu gerekçeler yaşanılan süreci açıklamaya yetiyor mu?
Savaşın kendisi birçok değişkenin kesiştiği
bir noktada açığa çıkıyor. Özellikle son günlerde yaşadığımız
gibi, insanı varoluşundan utandıracak bir dizi sonucu olduğu için
genellikle duyarlılığın tanımlandığı bir sınırlılıkta
ele alınıyor. Diğer yandan savaşın yaratıcıları ise savaş
çıktıktan sonra “savaş bir gerçekliktir” diyerek
bizleri o anın zorunluluğu içine çekiyorlar. Bu ikilemi aşmak için
savaş konusunun iki düzlemde ele alınması anlamlı olacaktır.
ü İlk olarak daha kısa erimli bir analiz;
yani günü birlik yaşadığımız ABD saldırganlığı ve dolayısıyla
Irak’a yönelik operasyonların ne anlam taşıdığının
sorgulanması gerekiyor.
ü İkinci olarak da içinde yaşadığımız
gerçekliği daha iyi anlayabilmek için, daha yapısal ve uzun
erimli bir bakış: Kapitalist sistemde savaş nerede duruyor?
Savaşı tanımlayan bu iki boyut bir arada ele
alınmadığı takdirde, kısa erimli ele alışlar Bush ya da
Saddam’ın ne söyledikleri, ne kadar tank, ne kadar topun olduğu,
füzelerin menzilleri, Almanya’nın tavrı ne olacak gibi
sorularla sınırlı kalacaktır. Bu sorgulamalar çok önemli, ama
esas sorgulanması gereken: bugün bu savaşa da neden olan yapısal
özellikler. Yani “Kapitalizm barışı sürekli kılabilir mi?”
sorusu. ABD’nin son 40 yıllık tarihine baktığımızda, 80’e
yakın küçük ölçekli müdahale, operasyon ve savaş hali var. O
zaman; “Kapitalizm ile savaş arasındaki bağlantıyı nasıl
kurabiliriz?” sorusu önem kazanıyor.
Kapitalizmin uzun erimli barışa süreklilik
kazandıracak bir dinamiğe sahip olmadığını düşünüyorum.
17. yüzyıldan itibaren kapitalizmin gelişimine baktığımızda,
bu süreçte iki olgunun birbiri ile bağlantılı geliştiğini görüyoruz.
Piyasaların gelişimi, ve orduların ulus-devlet formatında yayılmacılığı.
Sermaye birikim süreci, piyasaların yoğunlaşarak genişlemesine
gerekli kılıyor. Ordu ise kapitalizminde önceleyen bir olgu.
Ordunun temel amacı da genişlemek, ele geçirmek anlamına geldiğini
biliyoruz. Gerek piyasalar gerekse ordular, korunma güdüsünü
harekete geçirdiği ölçüde savunma kavramı içinde piyasa ve
ordunun varlığına güç katıyor.
Tarihsel olarak orduların ve dolayısıyla
savaşların gelişimine baktığımızda, yeni toprak ele geçirmek,
bunun için de günün şartlarında çok ileri teknoloji kullanmak
gerekiyor. Pazar ile savaş arasında bağlantıları kurduğumuzda
tehlike bir durum ortaya çıkıyor. Kapitalizm olabildiği kadar
piyasadaki gelişmeyi hızlandıracak teknolojik donanıma sahipken,
ulus devlet oluşumunda ulus devletlerin ordusu bu kapitalizmin
piyasa mantığı ile eklemlenmiş oluyor. Toprak ele geçirmek için
genişleme ile piyasayı ele geçirmek için genişleme mantığı
bir yerde kesişiyor. Bizzat ordunun kullanacağı alet-donanımlar
piyasa haline dönüşüyor, hem de oldukça önem kazanan bir
piyasa.
19. yüzyıldan itibaren piyasalar ile ordular
arasındaki ilişkilerin yoğunlaşarak arttığını biliyoruz. Bu
durumu açıklamak üzere endüstriyel/ finansal, askeri kompleks
kavramını kullanılıyoruz. Örnek olarak II. Dünya Savaşı
çıktığında Almanya’da çok büyük şirketler (Krup, Flick,
Farben vb) bunların bankerleri Hitler’in en önemli finansçıları
oluyor. Kapitalizmin genişleme sürecine baktığımızda,
kapitalizm yeni sektörel genişleme eğilimine girdiğini askeri
harcamaların üzerine yükselen ordu yönelimli endüstriyel yapı
genişliyor.
Bu gelişmeler, hızla politik yapılarla da bağlantısını
kuruyor. Bu politik yapılar bir süre sonra, özellikle piyasalar
genişlediğinde, bu sektördeki hareket eden menkul kıymetler
borsasında değerli kağıtlara dönüştüğünde, karşımıza
bir ilişkiler ağı oluşturulmuş duruyor. Savunma sanayi -artık
ben saldırı sanayi diyorum- ölümü pazarlayan ticaret makinesini
harekete geçiren bir ilişkiler ağı oluşuyor. Bir tarafta savaş
sektörüne yapılan yatırımlar, bu yatırımların değerli kağıtlar
olarak menkul kıymetler borsasında işlem görmesi, diğer tarafta
da artan karlara bağlı olarak politik çevreler üzerinden kendi
çıkarlarının artan temsili.
Bu sevimsiz çıkar yönelimli ilişkiler ağını
ABD’nin (ya da diğer ülkelerin) bütçelerinde görebiliyoruz.
ABD’de bütçe harcamaları içinde askeri harcamalar, 343 milyon
dolar tutar iken eğitim harcaması sadece 45 milyon, sağlık 41
milyon, adalet 30 milyon dolar olduğunu görüyoruz.
Diğer yandan ABD ekonomisine baktığımızda
özellikle 1970’lerden itibaren üretken yatırımlar alanında önemli
bir gerilemenin olduğunu görüyoruz. Gerileme sürecinde hız
kazanarak artış gösteren önemli sektörlerden biri savunma
sanayii. Örnek olarak 1975-1985 yılları arasında ABD’inde 500
büyük firmanın 10 yıllık kar ortalaması %18,65 iken, 500 büyük
firma içerisinde askeri harcamalar ile kendini öne çıkan 15 büyük
firmanın, Boeing, Lockheed Martin, Northrop Grumman gibi şimdi
Irak’ta atılan bombaları üreten firmaların ortalama karı
%26.7’larda olduğunu görüyoruz.. 1975’ten 1985’e baktığımızda
Lockheed yatırımlarını 37, Boeing 23 ve General Dynamics 20 kat
arttırdığını görüyoruz. Bu veriler, savaşın ardındaki
dinamikleri açıklayabilmek için çok önemli. Bu karların önemli
bir kısmı hiç kuşkusuz hükümetlerin savunmaya ayırdığı
paylarla ilişkili. Bu bir seçim; eğitime mi, sağlığa mı yoksa
savunma/saldırı sanayiine mi? 1950-2000 yılına kadar ortalama
rakam, yıllık neredeyse 300 milyar dolar düzeyinde (2002 Askeri
Almanağı).
Askeri harcamalarda ABD başı çekiyor.
Almanya, İngiltere ve Fransa gibi diğer NATO ülkelerinde de
savunma harcamaları her zaman önemli bir yer tutuyor. ABD içinde
ise askeri harcamalar da aslan payını, %44’le sadece 15 tane şirket
elinde tutuyor. Bunlar hangileri dediğimizde, savaşta adından
sıkça söz ettiren, “uçan kaleler” olarak adlandırılan B-52
ağır bombardıman uçaklarının yanı sıra C-17 ağır nakliye uçağı,
Apache saldırı helikopteri, F-15 ve F-18 savaş uçağının da üreticisi
olan Boeing,ve Lockheed Martin.
Bu açıklamaları yaptıktan sonra şöyle bir
soru sorabiliriz. “Askeri, finansal endüstriyel kompleks
niye bu kadar öne çıktı?” ABD Savunma Bakanı
Rumsfeld’in başını çektiği Yeni Amerikan Yüzyılı (PNAC) adında
bir vakıf kuruluyor. PNAC’ın seminer raporu Amerika’nın
Savunmasının Yeniden İnşası: Yeni bir yüzyıl için strateji,
güçler ve kaynaklar, bütün Amerikan hedeflerinin ayrıntılı
bir tasarısıydı. İki yıl önce, silah harcamalarının 48
milyar dolar artırılmasını önerdiler, böylece Washington “çoklu
ve eşzamanlı büyük savaşlarda savaşabilir ve onları
kazanabilir”di. ABD’nin “sığınak basan” nükleer
silahlar geliştirmesini ve “‘yıldız savaşlarını” ulusal
bir öncelik yapması gerektiğini söylediler. Bakıyoruz ABD’de
askeri endüstri kompleks ile iş dünyası arasındaki ilişkiler
gittikçe belirleyici hale geliyor.
Ne oldu da 1980’lerde savunma sektörü çok
daha öne çıkartıldı. ABD ekonomisi kümülatif olarak gerilediğinde,
kapitalizmde, endüstriyel alanda gerileme olduğunda, belirli sektörler
öne çıkar. Ben buna “sektörel kayma” diyorum. Biraz
önce verdik rakamları, tabii ki savunma sanayi ön palana çıktı.
Dünyadaki ölüm ticareti dediğimiz savunma sanayiinin %50’ini
de ABD elinde tutuyor. Nereden bakarsanız bakın genel olarak
ekonomi gerileme eğilimi gösterdiği dönemde, sektörel olarak
askeri harcamalar ve askeri harcamaların uluslararası ticarette
rolü belirleyici oluyor. Bu belirleyici olmanın politik yansıması
da, Bush ve Rumsfeld gibi bu sektörden gelen insanları iktidara taşıyacaktır.
Vurgulanması gereken, kapitalizmin her zaman aşırı
üretim gibi hastalıklı bir yapıyı içerisinde taşımasıdır.
Mesela ayakkabı alıcı olmadığı sürece, ürettiğiniz ayakkabıların
bir kısmı stokta kalabilir. Kapitalistlerin en büyük amacı ürettikleri
malları satmak, tüketiciye ulaştırıp paraya çevirmektir.
Savunma yani saldırı sanayiindeki tehlikeli şey şu ki sürekli
üretiliyor ve tüketilmesi gerekiyor. Bunun tüketilmesi nasıl
olacak? Tek bir koşulu var: Savaş.
Kapitalizmin genel dinamiklerinde, genel
dinamikleri içerisinde sektörel dinamikler ve ABD’nin son 20 yıllık
öyküsü bir araya geldiğinde bugünkü Irak Savaşı’nı açıklıyor.
2001 yılında geliştirilen Ön Savunma
Stratejisi diye bir kavrama baktığınızda; bir fiilin, ABD’yi
tehdit edecek oluşumun, oluşum halinde tehdit olarak gösterilme eğilimi
var. Hollywood filmlerinde olduğu gibi düşman hiçbir zaman
bitmiyor. Her an düşman yaratılabilir, hatta yaratılmak zorunda.
Yeni bin yılda döneme ilişkin en sık
kullanılan terim kuşkusuz “küreselleşme”dir. Küresel
sermaye adına dönemi zafer olarak niteleyen taraf, kapitalizmde
savaşlar döneminin bittiğini ilan etmişti. Irak Savaşı’nı
bu çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?
Son dönemde savaşa yönelik konseptlerde değişiklikler
var. Küreselleşme bir takım olanaklarla birlikte bir takım
tehditlerde getiriyor. Amerikan Yeni Yüzyılı kavramına göre; soğuk
savaştan sonra artık 21. yüzyılda ordulara düşen görevler ve
güvenlik mekanizması da değişmiştir deniliyor.
Mesela, soğuk savaş döneminde güvenlik
sistemi iki kutupluydu. Sovyetler Birliği ve ABD. Şimdi çok
kutuplu. Savaş her an her yerde olabilir. O zaman her yere yetişebilmek
için savunma harcamalarınızı artırmak zorundasınız. ABD için,
stratejik düşmanı eskiden Sovyetler Birliği’ni belirli bir
mekan içinde tutmaktı. Şimdi deniliyor ki, dünyayı ABD’nin
belirleyiciliğinde tutmaktır önemli olan. Bu ifadeler, ABD’li
askeri uzmanlar tarafından apaçık söyleniyor. Potansiyel olarak
savaş tehditi tüm dünyaya yayılmış durumda.
Euro-Dolar paritesi konusunda basında,
“Dolar ile Euro arasındaki rekabetin 3. paylaşım savaşı olduğu”
üzerine yürütülen tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dolar alanı ve Euro alanını açıklayabilmek
için de bir genel çerçeve koymak gerekiyor. Kapitalizmin tarihsel
gelişmesinde üç tane önemli hegomonik güç var. Hegomonik güç;
dünya ölçeğinde askeri, politik, ekonomik ve kültürel alanda
belirleyicilik. Kapitalizmin ilk gelişim aşamasında Portekiz, İspanya
belirleyici idi. 1910’lara kadar da “Üzerinde güneş
batmayan imparatorluk” İngiltere’ydi. 1940’lardan sonra
ABD ekonomisi; sermayenin karlılığı, yeni teknolojik gelişme ve
askeri anlamda dünya üzerinde hegomonyasını oluşturdu.
O hegomonyanın en önemli ayaklarından bir
tanesi de uluslararası para sisteminde ABD dolarının herkes için
ortak para kabul edilmesiydi. Hiçbir karşılığı olmadan dolar
basılarak her yerde doların kullanılmasıydı. Bugünlerde
ABD’nin bu savaşçı tavrının tarihsel ilk başlangıcı
1970’li yıllara dayanıyor. Her ne kadar da İngiltere tepki gösterse
de Avrupa Birliği ülkeleri Amerika'nın karşısına güçlü bir
şekilde çıkmak için ekonomik anlamda birleşmeye çalışıyorlar.
Birleşmelerinin ortak para birimiyle daha güçlü olacağını düşündükleri
için Euro'yu, 12 ülke kendi para birimi olarak kabul ettiler. Euro
beklenmedik ölçüde son 6-7 yılda uluslararası sistemde dolaşıma
giren ve önem kazanan para oldu. Bu değer kazanması meselesine
dikkat etmek gerekiyor. Bir paranın uluslararası sistemde değerli
para olabilmesi için reel anlamda üretimde de etkin ve güçlü
olması gerekiyor. Rusya ve Çin’in kendi arasında örtük Euro
üzerinden ticaret yapması, Saddam’ın petrolü OPEC ülkelerine
Euro üzerinden satması, tüm bunlara ek olarak ABD’nin arka bahçesinde
Venezuella'da Chavez’in dolardan uzak durması. Bu son dönemdeki
saldırganlığı da ABD’nin o ekonomik gücünün aşınması
anlamına geliyor.
Küreselleşen bir dünyada bunu kabul etmemiz
lazım: En çok küreselleşen ve birbirleri ile en çok entegre
olan ordular ve savunma sektörleridir. Mesela Irak’taki savaşta
ABD içerisinde bazı sermaye grupları bu işten memnun olmayacaktır.
Kapitalizmi birazcık biliyorsak, farklı çıkarların kesiştiği
noktada askeri harcamalar ve bu harcamalarla ilişkili harcamalar dışında
kalan turizm sektörü vb. yatırımlar süreçten hiç olumlu
etkilenmeyecekler. Mesela; bu sektörlerin temsilcileri Dünya
Ticaret Örgütü aracılığıyla ABD’yi uyarıyorlar. Birbiri
ile ilişkili bir mekanizma vardır. Kapitalizmin, ülke
ekonomilerinde genel gerilemenin olduğu dönemlerde savunma sektörü
öne çıkıyor. Kapitalizmin krizine karşı ilk bir çare oluyor.
Uzun erimde bir fiil, krizi artıran bir işlev görüyor. Savunma
sanayiinde artan yatırımlar üretken olmadığı için -mesela
bomba bir yere atılarak tüketiliyor- daha sonra yeni bir üretime
girdi olarak kullanılmadığı için ekonominin daha da kötüye
gitmesi mümkün.
“Önce Irak halkının kalbini
kazanacağız, sonra savaşı” diye yola çıkan ABD’nin,
sivillere sert müdahale ettiği TV ekranlarına yansıyor. Bu savaşta
ABD’nin fiili olarak değilse de kalplerde yenildiği söylenebilir
mi?
Bu savaşın kısa süreceği söylüyordu ama
öyle olmadı. Bu bir ideolojik propagandadır. Şu noktanın iyi
bilmesi gerekiyor: Uluslararası savaş ticaretinde Irak’ın önemli
bir yeri olduğu. ABD karşısında direnen güç, aynı zamanda bir
öncekinde, aynı ölüm ticaretinde yer alıyordu. Irak ordusu büyük
bir silahlı güç. Tabii ki Irak halkı silahlanmış ordusu ile
birlikte ABD karşısında sert bir kaya oldu. Bir toplantıda
gazeteci Umur Talu şöyle demişti: “Medya, kitleleri aptallaştırma
sürecine soktukça kendisi de aptallaşıyor.” ABD kendi gücünü
abarttıkça o güce kendisi de inanıyor. ABD’nin gözardı ettiği
bir şey var; dünyanın dört bir yanında anti-Amerikancı bir
tepki var. Bu anti-Amerikancı gelişmeyi özellikle de Arap halklarında
çok daha yoğun gözleyebiliyoruz. Halepçe katliamından tutun da
Saddam’ın bütün insanlık dışı katliamları ile karşılaşan
kesim, şimdi ABD’ye karşı Saddam’la birlikte hareket ediyor.
ABD Vietnam’a girdiğinde belirli bölgeyle sınırlıydı.
ABD’nin şimdi Irak’ta Arap dünyasının anti-Amerikancı
bataklığına saplanma ihtimali var.
Savaşın kaynağı sermaye ve sermaye ile
ittifak halindeki bir kesim iken, savaş kararı sonucunda savaşın
nesneleri bu ittifak dışında kalan kesimler oluyor. Ya zorunlu
askere giden, yada işsizlik koşullarında zorunlu olarak kabul
edilen bir iş oluyor.2002 Askeri Almanağının verilerine göre,
ABD’deki ordu aynı zamanda ABD’deki yoğun işsizliğe karşı
bir istihdam kaynağıdır. ABD’de siyahların toplam nüfus içindeki
payı % 12’iken, ordunun %31’i siyahlardan (% 8,6 ofis çalışanı,
%22.4’ü asker), yine toplam nüfus içinde %11,6’lık bir oranı
ispanikler oluştururken, orduda %13’lük bir oranı ispanikler
oluşturuyor. Orduda diğer azınlıkların payı ise %31 oranında.
Eğitim oranlarına bakıldığında toplam
askerler içinde sadece %3.1’i yüksek okul okumuş, %95’i ise yüksek
okul okumamış durumda. ABD’de ordu önemli bir istihdam merkezi
durumunda (1.370.000 kişi orduda asker konumunda). Dünyanın en kötü
emekçiliği orduda askerlik yapmaktır. Filipinli annenin TV’de söylediği
sözler, “Oğlum çıraktı. Geleceğini kurtarmak için askere
gitti.” ve bir diğer asker ise Irak’ta bulunma gerekçesinin
“üniversite harcını yatırmak” olduğunu söylüyordu.
Bakıyorsunuz ki gerçekten askeri, endüstriyel ve finansal
politikanın kesiştiği ölüm ticaretinin vurduğu kesim yoksul
kesimdir. Irak’ta da yoksullar ölüyor. ABD ordusuna baktığımızda
savaşa gidenler yoksul kesim çocukları. Milliyet gazetesinde şöyle
bir haber yer aldı. “Biri Guatemalalı Jose... Diğeri
Meksikalı Garibay... Irak'ta savaşan öncü Amerikan birliklerinde
görevli idiler. İkisi de henüz Amerikan vatandaşlığına uygun
görülmemişti. Savaşta vurulup öldüler. Öldükten sonra ABD
vatandaşlığına geçirildiler.” Sanırım bu haber her şeyi
açıklıyordur.
Savaşla işçi sınıfı arasında nasıl
bir bağlantı kurulabilir?
Hiç kuşkusuz birincisi ve en önemlisi, bunu
söylemek çok kötü ama, oraya atılan her bombaların her birinde
işçi emeği var. Orada bir işgücü var. İkincisi, asker olarak
cepheye sürülenler emekçi, yani emeğini satma dışında ayakta
kalamayacak kesimlerdir. Saddam’ın kullandığı canlı bombalar
da emekçi kesimlerdendir.
Diğer yandan savunma sanayinin ya da savaşın
emekçilerle bir diğer ilişkisi bütçedir, Bütçe, toplumda
yaratılan zenginliklerin kimlere nasıl paylaştırılacağını göstergesidir.
Savunmaya sanayiine bütçeden daha fazla aktarıldığı zaman emekçilerden,
sağlık, eğitim vb. kalemlerinden azaltıyorsun demektir. Bütçe
sınıflar arasında politik bir tercihtir. Savunma sanayiine yani
silaha, topa füzeye kaynak aktardığında savunma sanayiinde
sermayesini değerlendiren kesimlere kaynak aktarıyorsun demektir,
yine toplumun diğer kesimlerinden kısıyorsun.
Sendikalar savaşın sınıfsal analizini yapmalıdırlar.
Savaş bu anlamda sınıfsal bir olgudur, kapitalizme özgü sınıflar
arasında süren çelişkilerin en net açığa çıkışı, en acımasız
açığa çıkışı. Bu bir fiil savaş haline karşı, sınıfsal
mücadele (sınıf savaşı dememek anlamlı olacak) en keskin en
anlamlı savunma aracı olacaktır. Bu Bush’un temsil ettiği kar
ittifakı ile, Saddam’ın temsil ettiği kar ittifakına karşı
en etkili araç olacaktır.
Başbakan Erdoğan Türkiye’nin
durumunu, “oksijen çadırındaki hasta”ya benzetti. Ve
ardından “Seruma ihtiyacımız var.” dedi. Önce “barışın
maliyeti” denilerek ek vergi getiren paket açıklandı. Şimdi
de, “dayanışma tahvili” adı altında yeni bir uygulama
gündemde. Hükümetin savaşın yol açacağı zararları gerekçe
göstererek uygulamaya koyduğu “tedbirler paketi”ni nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Türkiye ekonomisinde savaşın maliyeti dediğimizde
ayrım yapılmalıdır. Birinci tezkere çıkıp Türkiye savaşa
girseydi özellikle bazı sanayi derneklerinin söylediği gibi iyi
bir oksijen olacaktı. Bu tür müzakereler insanlık dışıdır. Bölgedeki
savaşın girilse de girilmese de Türkiye’ye yaratacağı
zararlar vardır. İkincisi, savaşa girmedik diye ABD’nin dolaylı
yollarla, IMF, Dünya Bankası kanalıyla Türkiye’ye etkisi.
Dikkat etmek gerekiyor. Almanya-Fransa, ABD ve Türkiye arasındaki
çelişkili varoluşta Türkiye, Fransa tarafından “Siz
ABD’yi IMF’nin birebir belirleyicisi olarak görmeyin. IMF üzerinde
yüzde olarak Almanya ve Fransa dahil Avrupa ülkelerinin payı daha
fazla.” sözleriyle uyarıldı. “Savaşa girmeye, IMF bütçesi
ve dış borçlarla dolaylı bir şekilde zorlanıyoruz.” açıklaması
biraz kolaycı bir yaklaşım.
Gerçek şu ki savaş olsa da olmasa da Türkiye
ekonomisi büyük ve gittikçe derinleşen bir kriz içerisinde.
Krizin görünen nedeni borçlar; ama borçların varlığı sınıfsal
bir olgudur. Bir seçimdir. Borçlar, az sayıda büyük sermayenin
toplumsal kaynaklara el koyma biçimidir. Sınıfsal bir tercihtir.
Devlet, Başbakan Erdoğan’ın sözleriyle “oksijen çadırındaki
hasta”, küçük bakkal mantığıyla yönetilemez; Hz. Ömer
vergisi ya da gönül borcu gibi yöntemlerle sorunlar çözülemez.
Çözüm aslında açık: Türkiye’de hızla varolan toplumsal
zenginliklerin ne olduğu belirlenir. Hep öyle söyleniyor ya
“aynı gemideyiz”, bu gemide gemiyi batıracak yükü daha fazla
olanlar o yükleri paylaşsınlar. Diğer teknisist ve devlet yönelimli
analizler sınıfsal gibi gözüken bir çözüm buluyorlar,
bankalardan, borsalarda elde edilen, parasal gelir olan faize vergi
getirilsin. Bu ikisi de bana kalırsa Türkiye’de, hedefleri çok
yanlış yöne çekme anlamına geliyor. Söylenenler teknik anlamda
doğru, yani servet ve para sermayenin vergilendirilmesi, ama bu
istemi gerçekleştirecek özne, devlet yada hükümet yada bürokrasi
olmayacaktır.
Diyorsunuz ki bürokratlara veya hükümete:
“Vergileri yükseltilsin, servet vergisi getirilsin”.
Oysa kaynak dağıtım mekanizmasında adil dağıtmayan bunlar.
Çözüm nerede? Türkiye’de çözüm, çözümü üretecek
kesimlere çözümün ne olduğunu gösterebilmektedir. Bu bir
politik tercihtir, siz çalışanlar bu tercihte ağırlığınızı
koyarsanız olacaktır, yoksa olmayacaktır. Bu anlamda bir çözüm,
çözümü üretecek özneyi öne çıkarma anlamına gelecektir.
Yani atı arabanın arkasına koşmayıp da, atı arabanın önüne
koşmak gerekiyor.
|