Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 


KAPİTALİZM BARIŞI SÜREKLİ KILABİLİR  Mİ?

Doç.Dr. Fuat ERCAN

Operasyon” adı altında, dehşetli bir savaş yaşanıyor yanı başımızda... Bombalar patlıyor, kentler, evler, insanlar yok ediliyor. Tanımlarken bile rahatsız olduğumuz bir dehşet... Korkunç bir güç gösterisinin orta yerinde tıkanmış kalmış onca soluk...

Bizler de bütün bu olup biteni bir kara kutudan izliyoruz. Gelişen teknolojinin getirdiği ürkütücü bir sıkışmışlık...

Dünyanın dört bir yanından her gün sokaklara dökülen milyonlarca insan kesemiyor Amerika'dan yükselen savaş tamtamlarının sesini.

Dünya, ülkeler, halklar ve tek tek hepimiz bir yol ayrımına geldik dayandık. Bir anda, birden bire olmadı kuşkusuz. Tarih, 11 Eylül'den sonra hızlanarak en azından son yirmi yıldır, bugüne doğru ilerliyordu. Tek kutuplu kalmış dünyada ABD, 21. yüzyılın Amerikan yüzyılı olacağını ilan ediyordu.

Neydi bu gelişmelerin dinamikleri? Neler oluyordu?

ABD ve müttefik güçlerinin Irak’a yönelik başlattığı savaşın nedenleri ve sonuçları üzerine Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Fuat Ercan ile bir röportaj yaptık.

 

Irak’taki savaşın ardında hangi dinamikler yatıyor? Bu savaş, dünya ekonomisi ve siyasetinde nasıl bir değişimi temsil ediyor? Savaş senaryosunun gerekçelendirme bölümünde; “Irak’a özgürlük ve demokrasi” götürüleceği söyleniyor. Sizce bu gerekçeler yaşanılan süreci açıklamaya yetiyor mu?

 

Savaşın kendisi birçok değişkenin kesiştiği bir noktada açığa çıkıyor. Özellikle son günlerde yaşadığımız gibi, insanı varoluşundan utandıracak bir dizi sonucu olduğu için genellikle duyarlılığın tanımlandığı bir sınırlılıkta ele alınıyor. Diğer yandan savaşın yaratıcıları ise savaş çıktıktan sonra “savaş bir gerçekliktir” diyerek bizleri o anın zorunluluğu içine çekiyorlar. Bu ikilemi aşmak için savaş konusunun iki düzlemde ele alınması anlamlı olacaktır.

ü İlk olarak daha kısa erimli bir analiz; yani günü birlik yaşadığımız ABD saldırganlığı ve dolayısıyla Irak’a yönelik operasyonların ne anlam taşıdığının sorgulanması gerekiyor.

ü İkinci olarak da içinde yaşadığımız gerçekliği daha iyi anlayabilmek için, daha yapısal ve uzun erimli bir bakış: Kapitalist sistemde savaş nerede duruyor?

Savaşı tanımlayan bu iki boyut bir arada ele alınmadığı takdirde, kısa erimli ele alışlar Bush ya da Saddam’ın ne söyledikleri, ne kadar tank, ne kadar topun olduğu, füzelerin menzilleri, Almanya’nın tavrı ne olacak gibi sorularla sınırlı kalacaktır. Bu sorgulamalar çok önemli, ama esas sorgulanması gereken: bugün bu savaşa da neden olan yapısal özellikler. Yani “Kapitalizm barışı sürekli kılabilir mi?” sorusu. ABD’nin son 40 yıllık tarihine baktığımızda, 80’e yakın küçük ölçekli müdahale, operasyon ve savaş hali var. O zaman; “Kapitalizm ile savaş arasındaki bağlantıyı nasıl kurabiliriz?” sorusu önem kazanıyor.

Kapitalizmin uzun erimli barışa süreklilik kazandıracak bir dinamiğe sahip olmadığını düşünüyorum. 17. yüzyıldan itibaren kapitalizmin gelişimine baktığımızda, bu süreçte iki olgunun birbiri ile bağlantılı geliştiğini görüyoruz. Piyasaların gelişimi, ve orduların ulus-devlet formatında yayılmacılığı. Sermaye birikim süreci, piyasaların yoğunlaşarak genişlemesine gerekli kılıyor. Ordu ise kapitalizminde önceleyen bir olgu. Ordunun temel amacı da genişlemek, ele geçirmek anlamına geldiğini biliyoruz. Gerek piyasalar gerekse ordular, korunma güdüsünü harekete geçirdiği ölçüde savunma kavramı içinde piyasa ve ordunun varlığına güç katıyor.

Tarihsel olarak orduların ve dolayısıyla savaşların gelişimine baktığımızda, yeni toprak ele geçirmek, bunun için de günün şartlarında çok ileri teknoloji kullanmak gerekiyor. Pazar ile savaş arasında bağlantıları kurduğumuzda tehlike bir durum ortaya çıkıyor. Kapitalizm olabildiği kadar piyasadaki gelişmeyi hızlandıracak teknolojik donanıma sahipken, ulus devlet oluşumunda ulus devletlerin ordusu bu kapitalizmin piyasa mantığı ile eklemlenmiş oluyor. Toprak ele geçirmek için genişleme ile piyasayı ele geçirmek için genişleme mantığı bir yerde kesişiyor. Bizzat ordunun kullanacağı alet-donanımlar piyasa haline dönüşüyor, hem de oldukça önem kazanan bir piyasa.

19. yüzyıldan itibaren piyasalar ile ordular arasındaki ilişkilerin yoğunlaşarak arttığını biliyoruz. Bu durumu açıklamak üzere endüstriyel/ finansal, askeri kompleks kavramını kullanılıyoruz. Örnek olarak II. Dünya Savaşı çıktığında Almanya’da çok büyük şirketler (Krup, Flick, Farben vb) bunların bankerleri Hitler’in en önemli finansçıları oluyor. Kapitalizmin genişleme sürecine baktığımızda, kapitalizm yeni sektörel genişleme eğilimine girdiğini askeri harcamaların üzerine yükselen ordu yönelimli endüstriyel yapı genişliyor.

Bu gelişmeler, hızla politik yapılarla da bağlantısını kuruyor. Bu politik yapılar bir süre sonra, özellikle piyasalar genişlediğinde, bu sektördeki hareket eden menkul kıymetler borsasında değerli kağıtlara dönüştüğünde, karşımıza bir ilişkiler ağı oluşturulmuş duruyor. Savunma sanayi -artık ben saldırı sanayi diyorum- ölümü pazarlayan ticaret makinesini harekete geçiren bir ilişkiler ağı oluşuyor. Bir tarafta savaş sektörüne yapılan yatırımlar, bu yatırımların değerli kağıtlar olarak menkul kıymetler borsasında işlem görmesi, diğer tarafta da artan karlara bağlı olarak politik çevreler üzerinden kendi çıkarlarının artan temsili.

Bu sevimsiz çıkar yönelimli ilişkiler ağını ABD’nin (ya da diğer ülkelerin) bütçelerinde görebiliyoruz. ABD’de bütçe harcamaları içinde askeri harcamalar, 343 milyon dolar tutar iken eğitim harcaması sadece 45 milyon, sağlık 41 milyon, adalet 30 milyon dolar olduğunu görüyoruz.

Diğer yandan ABD ekonomisine baktığımızda özellikle 1970’lerden itibaren üretken yatırımlar alanında önemli bir gerilemenin olduğunu görüyoruz. Gerileme sürecinde hız kazanarak artış gösteren önemli sektörlerden biri savunma sanayii. Örnek olarak 1975-1985 yılları arasında ABD’inde 500 büyük firmanın 10 yıllık kar ortalaması %18,65 iken, 500 büyük firma içerisinde askeri harcamalar ile kendini öne çıkan 15 büyük firmanın, Boeing, Lockheed Martin, Northrop Grumman gibi şimdi Irak’ta atılan bombaları üreten firmaların ortalama karı %26.7’larda olduğunu görüyoruz.. 1975’ten 1985’e baktığımızda Lockheed yatırımlarını 37, Boeing 23 ve General Dynamics 20 kat arttırdığını görüyoruz. Bu veriler, savaşın ardındaki dinamikleri açıklayabilmek için çok önemli. Bu karların önemli bir kısmı hiç kuşkusuz hükümetlerin savunmaya ayırdığı paylarla ilişkili. Bu bir seçim; eğitime mi, sağlığa mı yoksa savunma/saldırı sanayiine mi? 1950-2000 yılına kadar ortalama rakam, yıllık neredeyse 300 milyar dolar düzeyinde (2002 Askeri Almanağı).

Askeri harcamalarda ABD başı çekiyor. Almanya, İngiltere ve Fransa gibi diğer NATO ülkelerinde de savunma harcamaları her zaman önemli bir yer tutuyor. ABD içinde ise askeri harcamalar da aslan payını, %44’le sadece 15 tane şirket elinde tutuyor. Bunlar hangileri dediğimizde, savaşta adından sıkça söz ettiren, “uçan kaleler” olarak adlandırılan B-52 ağır bombardıman uçaklarının yanı sıra C-17 ağır nakliye uçağı, Apache saldırı helikopteri, F-15 ve F-18 savaş uçağının da üreticisi olan Boeing,ve Lockheed Martin.

Bu açıklamaları yaptıktan sonra şöyle bir soru sorabiliriz. “Askeri, finansal endüstriyel kompleks niye bu kadar öne çıktı?” ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in başını çektiği Yeni Amerikan Yüzyılı (PNAC) adında bir vakıf kuruluyor. PNAC’ın seminer raporu Amerika’nın Savunmasının Yeniden İnşası: Yeni bir yüzyıl için strateji, güçler ve kaynaklar, bütün Amerikan hedeflerinin ayrıntılı bir tasarısıydı. İki yıl önce, silah harcamalarının 48 milyar dolar artırılmasını önerdiler, böylece Washington “çoklu ve eşzamanlı büyük savaşlarda savaşabilir ve onları kazanabilir”di. ABD’nin “sığınak basan” nükleer silahlar geliştirmesini ve “‘yıldız savaşlarını” ulusal bir öncelik yapması gerektiğini söylediler. Bakıyoruz ABD’de askeri endüstri kompleks ile iş dünyası arasındaki ilişkiler gittikçe belirleyici hale geliyor.

Ne oldu da 1980’lerde savunma sektörü çok daha öne çıkartıldı. ABD ekonomisi kümülatif olarak gerilediğinde, kapitalizmde, endüstriyel alanda gerileme olduğunda, belirli sektörler öne çıkar. Ben buna “sektörel kayma” diyorum. Biraz önce verdik rakamları, tabii ki savunma sanayi ön palana çıktı. Dünyadaki ölüm ticareti dediğimiz savunma sanayiinin %50’ini de ABD elinde tutuyor. Nereden bakarsanız bakın genel olarak ekonomi gerileme eğilimi gösterdiği dönemde, sektörel olarak askeri harcamalar ve askeri harcamaların uluslararası ticarette rolü belirleyici oluyor. Bu belirleyici olmanın politik yansıması da, Bush ve Rumsfeld gibi bu sektörden gelen insanları iktidara taşıyacaktır.

Vurgulanması gereken, kapitalizmin her zaman aşırı üretim gibi hastalıklı bir yapıyı içerisinde taşımasıdır. Mesela ayakkabı alıcı olmadığı sürece, ürettiğiniz ayakkabıların bir kısmı stokta kalabilir. Kapitalistlerin en büyük amacı ürettikleri malları satmak, tüketiciye ulaştırıp paraya çevirmektir. Savunma yani saldırı sanayiindeki tehlikeli şey şu ki sürekli üretiliyor ve tüketilmesi gerekiyor. Bunun tüketilmesi nasıl olacak? Tek bir koşulu var: Savaş.

Kapitalizmin genel dinamiklerinde, genel dinamikleri içerisinde sektörel dinamikler ve ABD’nin son 20 yıllık öyküsü bir araya geldiğinde bugünkü Irak Savaşı’nı açıklıyor.

2001 yılında geliştirilen Ön Savunma Stratejisi diye bir kavrama baktığınızda; bir fiilin, ABD’yi tehdit edecek oluşumun, oluşum halinde tehdit olarak gösterilme eğilimi var. Hollywood filmlerinde olduğu gibi düşman hiçbir zaman bitmiyor. Her an düşman yaratılabilir, hatta yaratılmak zorunda.

 

Yeni bin yılda döneme ilişkin en sık kullanılan terim kuşkusuz “küreselleşme”dir. Küresel sermaye adına dönemi zafer olarak niteleyen taraf, kapitalizmde savaşlar döneminin bittiğini ilan etmişti. Irak Savaşı’nı bu çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Son dönemde savaşa yönelik konseptlerde değişiklikler var. Küreselleşme bir takım olanaklarla birlikte bir takım tehditlerde getiriyor. Amerikan Yeni Yüzyılı kavramına göre; soğuk savaştan sonra artık 21. yüzyılda ordulara düşen görevler ve güvenlik mekanizması da değişmiştir deniliyor.

Mesela, soğuk savaş döneminde güvenlik sistemi iki kutupluydu. Sovyetler Birliği ve ABD. Şimdi çok kutuplu. Savaş her an her yerde olabilir. O zaman her yere yetişebilmek için savunma harcamalarınızı artırmak zorundasınız. ABD için, stratejik düşmanı eskiden Sovyetler Birliği’ni belirli bir mekan içinde tutmaktı. Şimdi deniliyor ki, dünyayı ABD’nin belirleyiciliğinde tutmaktır önemli olan. Bu ifadeler, ABD’li askeri uzmanlar tarafından apaçık söyleniyor. Potansiyel olarak savaş tehditi tüm dünyaya yayılmış durumda.

 

Euro-Dolar paritesi konusunda basında, “Dolar ile Euro arasındaki rekabetin 3. paylaşım savaşı olduğu” üzerine yürütülen tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Dolar alanı ve Euro alanını açıklayabilmek için de bir genel çerçeve koymak gerekiyor. Kapitalizmin tarihsel gelişmesinde üç tane önemli hegomonik güç var. Hegomonik güç; dünya ölçeğinde askeri, politik, ekonomik ve kültürel alanda belirleyicilik. Kapitalizmin ilk gelişim aşamasında Portekiz, İspanya belirleyici idi. 1910’lara kadar da “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” İngiltere’ydi. 1940’lardan sonra ABD ekonomisi; sermayenin karlılığı, yeni teknolojik gelişme ve askeri anlamda dünya üzerinde hegomonyasını oluşturdu.

O hegomonyanın en önemli ayaklarından bir tanesi de uluslararası para sisteminde ABD dolarının herkes için ortak para kabul edilmesiydi. Hiçbir karşılığı olmadan dolar basılarak her yerde doların kullanılmasıydı. Bugünlerde ABD’nin bu savaşçı tavrının tarihsel ilk başlangıcı 1970’li yıllara dayanıyor. Her ne kadar da İngiltere tepki gösterse de Avrupa Birliği ülkeleri Amerika'nın karşısına güçlü bir şekilde çıkmak için ekonomik anlamda birleşmeye çalışıyorlar. Birleşmelerinin ortak para birimiyle daha güçlü olacağını düşündükleri için Euro'yu, 12 ülke kendi para birimi olarak kabul ettiler. Euro beklenmedik ölçüde son 6-7 yılda uluslararası sistemde dolaşıma giren ve önem kazanan para oldu. Bu değer kazanması meselesine dikkat etmek gerekiyor. Bir paranın uluslararası sistemde değerli para olabilmesi için reel anlamda üretimde de etkin ve güçlü olması gerekiyor. Rusya ve Çin’in kendi arasında örtük Euro üzerinden ticaret yapması, Saddam’ın petrolü OPEC ülkelerine Euro üzerinden satması, tüm bunlara ek olarak ABD’nin arka bahçesinde Venezuella'da Chavez’in dolardan uzak durması. Bu son dönemdeki saldırganlığı da ABD’nin o ekonomik gücünün aşınması anlamına geliyor.

Küreselleşen bir dünyada bunu kabul etmemiz lazım: En çok küreselleşen ve birbirleri ile en çok entegre olan ordular ve savunma sektörleridir. Mesela Irak’taki savaşta ABD içerisinde bazı sermaye grupları bu işten memnun olmayacaktır. Kapitalizmi birazcık biliyorsak, farklı çıkarların kesiştiği noktada askeri harcamalar ve bu harcamalarla ilişkili harcamalar dışında kalan turizm sektörü vb. yatırımlar süreçten hiç olumlu etkilenmeyecekler. Mesela; bu sektörlerin temsilcileri Dünya Ticaret Örgütü aracılığıyla ABD’yi uyarıyorlar. Birbiri ile ilişkili bir mekanizma vardır. Kapitalizmin, ülke ekonomilerinde genel gerilemenin olduğu dönemlerde savunma sektörü öne çıkıyor. Kapitalizmin krizine karşı ilk bir çare oluyor. Uzun erimde bir fiil, krizi artıran bir işlev görüyor. Savunma sanayiinde artan yatırımlar üretken olmadığı için -mesela bomba bir yere atılarak tüketiliyor- daha sonra yeni bir üretime girdi olarak kullanılmadığı için ekonominin daha da kötüye gitmesi mümkün.

 

Önce Irak halkının kalbini kazanacağız, sonra savaşı” diye yola çıkan ABD’nin, sivillere sert müdahale ettiği TV ekranlarına yansıyor. Bu savaşta ABD’nin fiili olarak değilse de kalplerde yenildiği söylenebilir mi?

 

Bu savaşın kısa süreceği söylüyordu ama öyle olmadı. Bu bir ideolojik propagandadır. Şu noktanın iyi bilmesi gerekiyor: Uluslararası savaş ticaretinde Irak’ın önemli bir yeri olduğu. ABD karşısında direnen güç, aynı zamanda bir öncekinde, aynı ölüm ticaretinde yer alıyordu. Irak ordusu büyük bir silahlı güç. Tabii ki Irak halkı silahlanmış ordusu ile birlikte ABD karşısında sert bir kaya oldu. Bir toplantıda gazeteci Umur Talu şöyle demişti: “Medya, kitleleri aptallaştırma sürecine soktukça kendisi de aptallaşıyor.” ABD kendi gücünü abarttıkça o güce kendisi de inanıyor. ABD’nin gözardı ettiği bir şey var; dünyanın dört bir yanında anti-Amerikancı bir tepki var. Bu anti-Amerikancı gelişmeyi özellikle de Arap halklarında çok daha yoğun gözleyebiliyoruz. Halepçe katliamından tutun da Saddam’ın bütün insanlık dışı katliamları ile karşılaşan kesim, şimdi ABD’ye karşı Saddam’la birlikte hareket ediyor. ABD Vietnam’a girdiğinde belirli bölgeyle sınırlıydı. ABD’nin şimdi Irak’ta Arap dünyasının anti-Amerikancı bataklığına saplanma ihtimali var.

Savaşın kaynağı sermaye ve sermaye ile ittifak halindeki bir kesim iken, savaş kararı sonucunda savaşın nesneleri bu ittifak dışında kalan kesimler oluyor. Ya zorunlu askere giden, yada işsizlik koşullarında zorunlu olarak kabul edilen bir iş oluyor.2002 Askeri Almanağının verilerine göre, ABD’deki ordu aynı zamanda ABD’deki yoğun işsizliğe karşı bir istihdam kaynağıdır. ABD’de siyahların toplam nüfus içindeki payı % 12’iken, ordunun %31’i siyahlardan (% 8,6 ofis çalışanı, %22.4’ü asker), yine toplam nüfus içinde %11,6’lık bir oranı ispanikler oluştururken, orduda %13’lük bir oranı ispanikler oluşturuyor. Orduda diğer azınlıkların payı ise %31 oranında.

Eğitim oranlarına bakıldığında toplam askerler içinde sadece %3.1’i yüksek okul okumuş, %95’i ise yüksek okul okumamış durumda. ABD’de ordu önemli bir istihdam merkezi durumunda (1.370.000 kişi orduda asker konumunda). Dünyanın en kötü emekçiliği orduda askerlik yapmaktır. Filipinli annenin TV’de söylediği sözler, “Oğlum çıraktı. Geleceğini kurtarmak için askere gitti.” ve bir diğer asker ise Irak’ta bulunma gerekçesinin “üniversite harcını yatırmak” olduğunu söylüyordu. Bakıyorsunuz ki gerçekten askeri, endüstriyel ve finansal politikanın kesiştiği ölüm ticaretinin vurduğu kesim yoksul kesimdir. Irak’ta da yoksullar ölüyor. ABD ordusuna baktığımızda savaşa gidenler yoksul kesim çocukları. Milliyet gazetesinde şöyle bir haber yer aldı. “Biri Guatemalalı Jose... Diğeri Meksikalı Garibay... Irak'ta savaşan öncü Amerikan birliklerinde görevli idiler. İkisi de henüz Amerikan vatandaşlığına uygun görülmemişti. Savaşta vurulup öldüler. Öldükten sonra ABD vatandaşlığına geçirildiler.” Sanırım bu haber her şeyi açıklıyordur.

 

Savaşla işçi sınıfı arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir?

Hiç kuşkusuz birincisi ve en önemlisi, bunu söylemek çok kötü ama, oraya atılan her bombaların her birinde işçi emeği var. Orada bir işgücü var. İkincisi, asker olarak cepheye sürülenler emekçi, yani emeğini satma dışında ayakta kalamayacak kesimlerdir. Saddam’ın kullandığı canlı bombalar da emekçi kesimlerdendir.

Diğer yandan savunma sanayinin ya da savaşın emekçilerle bir diğer ilişkisi bütçedir, Bütçe, toplumda yaratılan zenginliklerin kimlere nasıl paylaştırılacağını göstergesidir. Savunmaya sanayiine bütçeden daha fazla aktarıldığı zaman emekçilerden, sağlık, eğitim vb. kalemlerinden azaltıyorsun demektir. Bütçe sınıflar arasında politik bir tercihtir. Savunma sanayiine yani silaha, topa füzeye kaynak aktardığında savunma sanayiinde sermayesini değerlendiren kesimlere kaynak aktarıyorsun demektir, yine toplumun diğer kesimlerinden kısıyorsun.

Sendikalar savaşın sınıfsal analizini yapmalıdırlar. Savaş bu anlamda sınıfsal bir olgudur, kapitalizme özgü sınıflar arasında süren çelişkilerin en net açığa çıkışı, en acımasız açığa çıkışı. Bu bir fiil savaş haline karşı, sınıfsal mücadele (sınıf savaşı dememek anlamlı olacak) en keskin en anlamlı savunma aracı olacaktır. Bu Bush’un temsil ettiği kar ittifakı ile, Saddam’ın temsil ettiği kar ittifakına karşı en etkili araç olacaktır.

 

Başbakan Erdoğan Türkiye’nin durumunu, “oksijen çadırındaki hasta”ya benzetti. Ve ardından “Seruma ihtiyacımız var.” dedi. Önce “barışın maliyeti” denilerek ek vergi getiren paket açıklandı. Şimdi de, “dayanışma tahvili” adı altında yeni bir uygulama gündemde. Hükümetin savaşın yol açacağı zararları gerekçe göstererek uygulamaya koyduğu “tedbirler paketi”ni nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türkiye ekonomisinde savaşın maliyeti dediğimizde ayrım yapılmalıdır. Birinci tezkere çıkıp Türkiye savaşa girseydi özellikle bazı sanayi derneklerinin söylediği gibi iyi bir oksijen olacaktı. Bu tür müzakereler insanlık dışıdır. Bölgedeki savaşın girilse de girilmese de Türkiye’ye yaratacağı zararlar vardır. İkincisi, savaşa girmedik diye ABD’nin dolaylı yollarla, IMF, Dünya Bankası kanalıyla Türkiye’ye etkisi. Dikkat etmek gerekiyor. Almanya-Fransa, ABD ve Türkiye arasındaki çelişkili varoluşta Türkiye, Fransa tarafından “Siz ABD’yi IMF’nin birebir belirleyicisi olarak görmeyin. IMF üzerinde yüzde olarak Almanya ve Fransa dahil Avrupa ülkelerinin payı daha fazla.” sözleriyle uyarıldı. “Savaşa girmeye, IMF bütçesi ve dış borçlarla dolaylı bir şekilde zorlanıyoruz.” açıklaması biraz kolaycı bir yaklaşım.

Gerçek şu ki savaş olsa da olmasa da Türkiye ekonomisi büyük ve gittikçe derinleşen bir kriz içerisinde. Krizin görünen nedeni borçlar; ama borçların varlığı sınıfsal bir olgudur. Bir seçimdir. Borçlar, az sayıda büyük sermayenin toplumsal kaynaklara el koyma biçimidir. Sınıfsal bir tercihtir. Devlet, Başbakan Erdoğan’ın sözleriyle “oksijen çadırındaki hasta”, küçük bakkal mantığıyla yönetilemez; Hz. Ömer vergisi ya da gönül borcu gibi yöntemlerle sorunlar çözülemez. Çözüm aslında açık: Türkiye’de hızla varolan toplumsal zenginliklerin ne olduğu belirlenir. Hep öyle söyleniyor ya “aynı gemideyiz”, bu gemide gemiyi batıracak yükü daha fazla olanlar o yükleri paylaşsınlar. Diğer teknisist ve devlet yönelimli analizler sınıfsal gibi gözüken bir çözüm buluyorlar, bankalardan, borsalarda elde edilen, parasal gelir olan faize vergi getirilsin. Bu ikisi de bana kalırsa Türkiye’de, hedefleri çok yanlış yöne çekme anlamına geliyor. Söylenenler teknik anlamda doğru, yani servet ve para sermayenin vergilendirilmesi, ama bu istemi gerçekleştirecek özne, devlet yada hükümet yada bürokrasi olmayacaktır.

Diyorsunuz ki bürokratlara veya hükümete: “Vergileri yükseltilsin, servet vergisi getirilsin”. Oysa kaynak dağıtım mekanizmasında adil dağıtmayan bunlar.

     Çözüm nerede? Türkiye’de çözüm, çözümü üretecek kesimlere çözümün ne olduğunu gösterebilmektedir. Bu bir politik tercihtir, siz çalışanlar bu tercihte ağırlığınızı koyarsanız olacaktır, yoksa olmayacaktır. Bu anlamda bir çözüm, çözümü üretecek özneyi öne çıkarma anlamına gelecektir. Yani atı arabanın arkasına koşmayıp da, atı arabanın önüne koşmak gerekiyor.

 

 
sayfa başına dön