|
|
ÜÇÜNCÜ
DÜNYACILIK MI ?
FİKRET
BAŞKAYA
Televizyon
sunucusu müstehzi ve yılışık bir gülümsemeyle 'konuğuna':
"sizin için Üçüncü Dünyacı diyorlar, öyle mi"
diyor. Doğrusu soruyu soran da muhatabı da işin esasından
haberdar değil ama ikisinin de bildiklerini sandığı şey, 'Üçüncü
Dünyacılık' diye bir şey olduğu ve bunun da kötü bir şey
olduğuna dair... Konuk kendini savunurken 'o zamanın koşulları
öyleydi' artık devir değişti türünden bir şeyler söyleyerek
kendini savunmaya devam ediyor. Bu konuşmayı izleyen "sayın
seyirciler" de durumdan pek haberdar olmadıklarına göre,
kafa bulandırma girişimi oldukça başarılı sayılabilir...
Sömürgecilikten
kurtulmanın yüzyılı
20. yüzyıla damgasını vuran üç önemli toplumsal-tarihsel
olay; emperyalist devletler arısındaki hegemonya rekabeti, özellikle
emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi
ve sömürge halkların sömürgecilikten kurtulma mücadelesiydi.
Emperyalist güçler arasındaki hegemonya rekabeti iki savaşın
sonunda ABD lehine olmak üzere kısmî bir 'istikrara' kavuştu.
Kapitalist dünya sisteminin merkezinde yer alan (emperyalist) ülkelerde
işçi sınıfı mücadelesi sistemi aşmakta başarılı olamasa da
ve nihai tahlilde 'düzenle bütünleşse de', kapitalizmden önemli
tavizler koparmayı başardı. Sovyet devrimi kapitalist sistemden
ilk radikal kopuştu. Üçüncü Dünya halkları da İkinci Dünya
Savaş'ını izleyen ilk on yıllarda sömürgeciliğin doğrudan biçiminden
kurtulmayı başardılar.
Velhasıl kapitalist sistem 'tehdit' altında görünüyordu.
Merkezde işçi sınıfına tavizler vermek zorunlu hale gelmişti.
Yaklaşık beş yüz yıldır 'sofradan uzak tutulan' sömürge
halkları da artık sofraya dahil olma taleplerini yüksek sesle
dillendiriyorlardı. Üstelik Sovyet sisteminin varlığı bu talebi
daha da anlamlı hale getiriyordu.
Demek ki, emperyalist odaklar sadece içerde kendi işçi sınıflarına
değil, dışarıda sömürgecilikten yeni kurtulmuş ülkelerin
yoksullaştırılmış halklarına da taviz vermek zorundaydılar.
Aksi halde Sovyet sistemi genelleşebilir ve bu kapitalizmin sonu
olurdu. Kapitalist dünya sisteminin merkezinde verilen tavizler
'refah devleti' denileni ortaya çıkardı. Kapitalist dünya
sisteminin çevresinde (periferisinde) yer alan ülkelere verilen
tavizler de 'ulusal kalkınmacı devleti' ortaya çıkardı.
ABD'nin sömürge
stratejisi
Fakat söz konusu tavizler dönemin hegemonik-emperyalist gücü
olan ABD'nin daha kapsamlı stratejisi olan "komünizmi kuşatma
stratejisinin" bileşenlerinden başkası değildi. Öyleyse
iki şey: Birincisi kapitalist sistem bu tavizlere uzun süre
dayanamazdı; ikincisi komünizm düşmanlığı Üçüncü Dünya düşmanlığından
bağımsız değildi. Bu ikisi bütünün iki parçasıydı. Bütünün
iki parçasıydı, zira bunlardan birincisi kapitalist pazarı,
dolayısıyla sömürü alanını sınırlayan bir şey iken,
ikincisi sistemin işlemeyişini ve etkinliğini, dolayısıyla da sömürü
ve kâr oranlarını kısıtlayıcı etki yaratıyordu. Velhasıl
ABD'nin daha yüzyılın başlarında geliştirdiği "Serbest
teşebbüs emperyalizmini" hayata geçirmek mümkün görünmüyordu.
'Üçüncü Dünya' kavramı ilk defa Fransız iktisatçısı (nüfus
uzmanı) Alfred Sauvy tarafından 1952'de ortaya atılmış bir
kavramdır. Sauvy bu kavramı 'Eski Rejim'deki sınıfsal yapıya
bakarak ortaya atmıştı.
Üçüncü dünya kavramı
Bilindiği gibi devrim öncesi Fransa'da (Ancien Régime) üç sınıf
vardı: Kilise (Clergé), toprak aristokrasisi veya soylular sınıfı
ve yeni yetme burjuva sınıfı ki bu kesime o zamanlar "Tiers
État" (üçüncü taraf veya kesim anlamanda) deniyordu.
Dikkat edilirse işçi sınıfının esamesi bile okunmuyordu...
İşte Üçüncü Dünya kavramı 'Üçüncü sınıfa' bir çeşit
gönderme yapılarak üretilmiş bir kavramdı.
İkinci dünya savaşı sonrası dünyada başlıca üç odak vardı:
Merkez kapitalist (emperyalist) ülkeler birinci dünya, Sovyetler
Birliği ve ona dahil olan ülkeler ikinci dünya ve bu ikisi dışında
kalanlar da üçüncü dünya. Kavram daha sonra medya tarafından
da kullanılmaya başlanınca, kapitalizmin çevresinde yer alan ülkeleri
tanımlayan başat kavram durumuna geldi.
Öyleyse sorun nedir? Nasıl oluyor da şimdilerde (ama asıl 1980
sonrasında) Üçüncü Dünyacılık bir çeşit 'küfür' sayılıp
lânetleniyor? Ya da bu kavram karşısında kim nerede
duruyordu? İkinci Dünya savaşı sonrası dönem daha önce de bir
çok defalar yazdığımız gibi, dünyada ilerici-devrimci güçlerin
saldırıda, emperyalizmin de savunmada olduğu bir dönemdi.
Sadece sömürgecilikten yeni kurtulmuş halkların siyasetçileri
ve "aydınları' değil, emperyalist ülkelerdeki ilerici
kesimler de Üçüncü Dünya denilen ülkelerin kalkınması, dünya
sistemi içindeki konumlarının iyileşmesi, onların da dünyada
hak ettikleri yeri almaları, bunun mümkün ve gerekli olduğu...
vb. gibi düşünceler taşıyorlar ve söz konusu halklar lehine
tavır alıyorlardı. Bunlardan bazıları Üçüncü Dünya
toplumlarını dünyanın 'proleter ulusları' gibi görme eğilimindeydiler.
Bu toplumların sınıfsız ve tamamının da emperyalist sömürüden
aynı şekilde zarar gören toplumlar olarak görülüyordu. Elbette
böylesi bir yaklaşım gerçek duruma denk düşmüyordu.
Emperyalist ülkelerde olduğu kadar kesin ve keskin bir sınıfsal
ayrışma söz konusu olmasa da bu sosyal formasyonlar da sınıflı
toplumlardı. Bu aşama Marksist sol bu tür yaklaşımları eleştirdi
ve 'üçüncü dünyacılık' sayıp suçladı. Aslında bu yerinde
bir eleştiriydi zira, devrim stratejisi bakımından uygun değildi.
Kapitalizmin 1970'lerin ikinci yarısından sonra krize girmesi ve
neo-liberalizmin 1980'den sonra egemen ideolojik söylem haline
gelmesiyle 'Üçüncü Dünyacılık' bu sefer bizzat emperyalist
odaklar tarafından bir suçlama aracına dönüştürülecekti. Güç
dengeleri yeniden emperyalizm lehine dönmüştü. Nasıl emekçi
halk çoğunluğu lehine ileri sürülen her öneri ve politika her
yerde ve hemen 'popülizm', 'popülistlik' suçlamasıyla karşılaşıyorsa,
Üçüncü dünya lehine her talep ve öneri de artık üçüncü dünyacılık
sayılıp lânetleniyor.
Üçüncü dünyacılık
değil küreselleşmeye katılım
Sermayenin hareketini sınırlayan ne varsa birer birer tasfiye
edildiği tam bir gericilik döneminde kavramların içerikleri de dönemin
ihtiyaçlarıyla 'uyumlandırılıyor'... Artık Üçüncü Dünya
denilen ülkelerin kalkınmalarından kimse söz etmiyor. Onlara
vakit kaybetmeden 'küreselleşme trenine' atlamaları öneriliyor.
Trenin ne yöne gittiği, gidilen yolun çıkmaz bir yol olup olmadığı,
trende herkese yer olup olmadığı,vb. gibi soruların sorulması
da bizzat neo-liberal ideoloji tarafından engellenmek kaydıyla...
Söz edenlerse hemen popülistlik ve üçüncü dünyacılıkla, çağın
gerisinde kalmakla, 'yeni durumu ve süreçleri anlamamakla',
dinozorlukla, geri kafalılıkla, vb. suçlanıyor.
Suçlayanlar arasında sadece her zamanki üçüncü dünya ve
sosyalizm düşmanları yok. Saldırı kervanına şimdilerde eski
solcular, eski Marksistler, eski 'üçüncü dünyacılar' da katılmış
durumda. Bu saldırıda rol alanlar şimdilik durumlarından memnun
görünebilirler ama bu uzun süre devam etmeyecek. Rüzgar
yeniden karşı yönden esmeye başlayacak. Bakalım ağızlarından
salyalar saçarak işçilere, emekçilere, ezilen halklara kudurmuşçasına
saldıran, sermayenin ideolojik tetikçileri bu küstahlıklarında
işler tersine döndüğünde de ısrar edebilecekler mi?
Siz bu bu çapulcu taifesinin şimdilik 'köpeksiz köyde değneksiz
gezdiğine' bakmayın. Zamanı geldiğinde kavramlar yeniden
yerli yerine oturacak ve asıl sahiplerine iade edilecektir. Şimdilik
fanatik birer sermaye uşağı olan bu taifenin işler tersine dönünce
nasıl yelken kıracaklarını her halde tahmin etmekte zorlanıyorsunuzdur.
Zamanı gelecek ve bu taifenin ipliği pazara çıkarılacak... Başka
türlüsü mümkün mü?
Bianet’ ten alınmıştır.
|
|
|