|
|
Tohumlar Düştü Toprağa Diyebilmek...
Ayşe
Emel MESCİ
Tanrı
kuşakları arasındaki çatışma, aşağı yukarı tüm Yakındoğu
mitolojilerinin ana motiflerinden biridir. Eski kuşak tanrılar
(bunlar genellikle gök tanrılarıdır) daha dinamik, savaşçı ve
genç tanrılar tarafından alt edilince, Kozmos bir yenilenme yaşar
ve ritüellerde yeni yıl törenleri artık genç tanrılar için ve
onlar adına kutlanmaya başlanır.
Yaşlı
tanrı örnekleri arasında hiç kuşkusuz en kıyıcısı, Yunanların
gök tanrısı Uranos'tur. Tüm tanrıların ve insanların atası
kabul edilen Uranos (Gök), her gece Gaia'nın (Yer) üzerine iner
ve onu döller. Bu ilginç çiftleşmenin ürünü olan varlıklardan
öylesine tiksinir ki Uranos, doğar doğmaz analarının bağrına,
yani Toprağa sokar yeniden onları, yaşam olanağı tanımaz.
Kendi soyuna düşman bu Baba Tanrı'nın hakkından, sonunda Anasının
yardımıyla bir Oğul, Kronos gelecek, kısırdöngüyü kıracaktır.
Kurban
mitosu
Genç
kuşakların başkaldırısı ve güneşin altında haklarını
araması, mitolojilerde onların lehine sonuçlanabilir belki, ama iş
toplumsal yaşamın trajik tarihselliğine gelince çarklar
dizelerdeki kadar kolay devinmez.
Tüm
dünyadaki halk inançlarında silinmez izler bırakmış, insanlık
adına kefaret ödeyen Kurban imgesi öne çıkar. İran'da Adonis
olur, Hindistan'da Prajapati, Golgota'da İsa. İnsanları elsiz,
dilsiz, aciz bırakan kahredici bir karanlığın perdesini kendi
kanıyla yırtıp yeryüzüne ışık damlalarını armağan eden
kutsal tarihin ve trajedinin kahramanlarının ortak yazgısı böyle
şekillenir, insanlık tarihinin kahramanları da aynı inançlar doğrultusunda
böyle efsaneleştirilir, Kerbela'da Hüseyin olurlar. Çünkü
insan ruhu en umarsız kaldığı koşullarda bile önünde
belirecek ve yüreğini ısıtacak o incecik umut huzmesini bekler.
Paul
Eluard'ın dediği gibi: ''Hiçbir
vakit tam karanlık değil gece/ Kendimde denemişim ben/ Kulak ver,
dinle./ Her acının sonunda açık bir pencere vardır/ Aydınlık
bir pencere/ Hayal edilecek bir şey vardır;/ Yerine getirilecek
istek/ Doyurulacak açlık,/ Cömert bir yürek,/ Uzanmış açık
bir el,/ Canlı canlı bakan gözler vardır,/ Bir hayat vardır,
hayat/ Bölüşülmeye hazır.''
Şiirin
adı 'Aydınlık'. 27 Mart 1972'de Sağmalcılar Cezaevi'nden
anneme yolladığım mektupta alıntılamışım onu. 30 Mart
1972'ye, Mahir'lerin Kızıldere'de öldürülmesine üç gün var. ''Bugün
pazar. Herkeste garip bir suskunluk var. Yüzlerde dolaşan düşünceler...
Herkeste bir bekleyiş.''
Hapishanedeki
gergin bekleyişi anlatmışım mektupta, herhalde annem endişelenip
üzülmesin diye de bu şiiri eklemişim sonuna.
Başkaldıran
genç kuşaklar
Hepimiz
20'li yaşlarımızdayız o sıralar. Başkaldıran bir genç kuşak...
Coşkuluyuz, deli doluyuz, yurt sevgisini varlık nedenimiz saymışız,
kurtarmayı düşlediğimiz halkımıza vurgunuz, onurumuza düşkünüz,
bağımsızlıkçıyız, anti emperyalistiz ve umut doluyuz... Çünkü
önümüzde henüz yürünmemiş, upuzun bir yol gibi uzanan kendi
kişisel tarihimiz değil sadece; biz bu koca dünyanın tarihini de
yeniden yazabileceğimize inanıyoruz tüm içtenliğimizle. Sanki
bir yeni yıl başlangıcı, bir doğum, sanki bir miladız biz...
Milat olduğumuz için de tarihi kendimizle başlatmaya çok
hevesliyiz. Ve öfkeliyiz, koca ülkeyi haraç mezat sattıklarına
inandığımız bir avuç mutlu azınlığa ve sermayesiyle, üsleriyle,
işbirlikçileriyle dünyayı parsellediğini düşündüğümüz
ABD emperyalizmine hınçlıyız.
Ortak
vicdan
6
Mayıs 1972 günü, sabahın ilk saatlerinde idam edilen Deniz
Gezmiş ve Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan ise 23
yaşındaydı. İdam sehpasını tekmelemeden önce, üçü de ''Kahrolsun
ABD emperyalizmi! Bağımsız Türkiye!'' diye haykırmıştı.
En utanmaz servetin ve en büyük sefaletin yan yana dolaştığı büyük
kentlerimize, IMF elinde ekonomisi talan edilmiş Anadolu'nun hüzünlü
insan manzaralarına, ABD'nin emperyalist yayılmacılığı ve
dayatmaları karşısında 50 yıllık bir süreç sonucunda düştüğümüz
hale bakarken kendilerini hiç sakınmadan, fütursuzca öne atılan
o gencecik insanlar için bu toplumun ortak aklı hâlâ ürpermiyor,
ortak vicdanı hâlâ sızlamıyor mu?
O
zamandan bugüne geçip geldiğimiz yolları düşününce, nedense
Roma'daki ünlü Spartaküs köle ayaklanması bastırıldıktan
sonra, o meşhur imparatorluk yollarının iki yanına dizili çarmıhlara
çivilenmiş asilerin cansız bedenleri düşer gözümün önüne.
Göz alabildiğine uzanan, ıssız bir yol, tepede güneş, havada
dayanılmaz bir çürüme kokusu ve yaşanamamış tarihlerini
seyreden boş, cansız gözler...
Bana
öyle gelir ki 6 Mayıs'ta Deniz'le, Yusuf'la, Hüseyin'le birlikte
idam edilen yenilenme, daha insanca bir dünyada yaşama isteğidir
ve o günden bu yana yürüdüğümüz yolun iki kenarında umutlarımız
çarmıha gerilmiştir.
Oysa
ne kadar isterim zamanın döngüselliğine su gibi dupduru inanmayı,
yeniden gönül dolusu ''tohumlar düştü toprağa''
diyebilmeyi... Ama sular durgun, sular kirlenmiş, havada ağır bir
çürüme kokusu...
Cumhuriyet’ten alınmıştır.
|
|
|