Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

 

İŞ KANUNU TASARISI ÜZERİNE
GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Av. Necdet OKCAN

DİSK Hukuk Dairesi Müdürü

  Ülkemizde bir çok alanda, yasada  acil demokratikleşme gereği ihtiyacı ortada dururken, “Çağdaş İş Yasası” tartışmaları nasıl gündemimize girdi ? Böyle bir yasa kimlerin ihtiyacı ve talebi ?  Değerlendirmeye bu noktadan başlamanın süreci kavramamız bakımından kolaylık sağlayacağını düşünüyorum.

İşçi sendikaları, uzun yıllardır, 12 Eylül döneminin ürünü olan, bu dönemin baskıcı, yasakçı, kısıtlayıcı karakterini taşıyan 2821 sayılı Sendikalar Kanunu, 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile 2908 sayılı Dernekler Kanununun bu Kanunlara atıf yapan hükümlerinin  ILO ve AB normlarına uygun olarak değiştirilmesini, sendikal hak ve özgürlüklerin etkin kullanımını sağlayacak demokratik adımların atılmasını talep ede geldi.

İşçi sendikalarının, bireysel çalışma ilişkilerini düzenleyen 1475 sayılı İş Kanununa yönelik öne çıkan talepleri ise, bu kanunun bütün çalışanlara eksiksiz ve istisnasız uygulanması, işverenlerin sınırsız fesih yetkisinin sınırlandırılması için 158 sayılı ILO sözleşmesi çerçevesinde  feshe karşı koruma hükümlerinin getirilmesi, alt işveren uygulamalarının sınırlandırılması, kıdem tazminatı tavanının kaldırılması olarak sayılabilir.

Zira, kayıt dışı ekonominin yaygınlığı, yoğun işsizlik faktörü ile birleştiğinde, feshe karşı koruma hükümlerinden (iş güvencesinden) yoksun  işçilerin, asgari ücret, haftalık çalışma süresi, fazla çalışma, ara dinlenmesi, hafta tatili, dini ve resmi bayram tatili, yıllık ücretli izin, işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri vb. İş Kanununun emredici, koruyucu  hükümleri uygulanmaksızın, sosyal güvenlik haklarından yoksun olarak  çalıştırıldıkları, bu şekilde keyfi ve kuralsız şekilde çalıştırılan işçilerin oranının toplam çalışanların %65’ine ulaştığı  resmi raporlarda yer almaktadır.

İşçi sendikalarının iş güvencesinin yasalaştırılmasına yönelik talepleri doğrultusunda geçmiş hükümetler döneminde başlatılan çalışmalar işveren kesiminin sert tepkileri ve girişimleri  neticesinde ertelenirken , 57. hükümet döneminde bu taleplerin yeniden yükseldiği ve bu taleplerin, ILO raporlarındaki eleştiriler ve AB Katılım Ortaklığı Belgesi ve Ulusal programdaki  kısa vadeli hedeflerle örtüştüğü bir süreçte, iş güvencesi yasası çıkartma girişimleri hızlanmıştır. 

57. Hükümet döneminde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından, sosyal tarafların katılımıyla başlatılan “İş Güvencesi Kanunu” çalışmaları, işveren kesiminin esnekleşme ve kıdem tazminatının 15 gün/yıla indirilmesi taleplerini dayatması nedeniyle anlaşmazlıkla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine Bakanlık, iş güvencesi kanun tasarısının, hükümet ve sosyal tarafların önereceği bilim adamlarından oluşacak bir “Bilim Kurulu” tarafından hazırlanması önerisini getirmesi üzerine, “İş Güvencesi Kanun Tasarısı”nı hazırlama görevi, 07 Şubat 2001 tarihinde, Hükümeti temsilen üç, işveren konfederasyonunu temsilen üç ve üç işçi konfederasyonunu temsilen birer olmak üzere toplam dokuz kişiden oluşan “Bilim Kurulu”na verilmiştir. 

Bu görevin “Bilim Kurulu”na verildiği esnada, sosyal taraflar, “İş Güvencesi Kanunu Tasarısı”nın hazırlanmasından sonra, aynı heyetin  ülkemizdeki tüm çalışma yasalarını ele alarak, ILO ve uluslar arası standartlarda, çağdaş ve demokratik bir çalışma mevzuatının yaratılması temennisini dile getirmiştir.

Bilim Kurulu, iş güvencesi ve kıdem tazminatı fonu ile ilgili kanun taslaklarını hazırlamış ve 4 Mayıs 2001 tarihli bir tutanakla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na sunmuştur.

Bilim Kurulu tarafından hazırlanan “İş Güvencesi Kanunu Tasarısı” ve “Kıdem Tazminatı Fonu Tasarısı”nın sosyal taraflar ve kamuoyunda tartışılması sürecinde, 26 Haziran 2001 tarihinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile sosyal taraflar arasında imzalanan “Protokol” ile 1475 sayılı İş Kanunu, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunlarının çağdaş gelişim çizgisine uygun biçime getirecek gerekli değişiklik ve düzenlemeleri yapma görevi 9 bilim adamından oluşan “Bilim Kurulu”na verilmiştir. Aynı protokolle, bu çalışmaların en geç Eylül 2001 sonuna kadar tamamlanması ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın bu çalışmalar sonucu elde edilecek tasarı metinlerinin 2001 yılı sonuna kadar yasalaştırılması için gerekli girişimleri yapması hususu da kararlaştırılmıştır.

Ancak, “İş Güvencesi Kanun Tasarısı”na özellikle işveren kesimi tarafından yöneltilen eleştiriler ve karşı çıkışlar nedeniyle bu kanun tasarısı Bakanlık tarafından Başbakanlığa gönderildiği halde, bir türlü, kanunlaştırılmak üzere TBMM’ye sevk edilmemiştir. Nitekim, bu süreçte, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Yönetim Kurulu Başkanı, genel kurullarında yaptığı konuşmasında, İş Güvencesi Kanun Tasarısını bir yıldır Başbakanlıkta sümen altında beklettiklerini açıklayarak, tartışmalara yeni boyut kazandırmıştır.

“Bilim Kurulu”, 2002 Haziran ayında İş Kanununa ilişkin çalışmalarını tamamlayarak Bakanlığa ve sosyal taraflara sunmuştur. Hazırlanan bu tasarı, sosyal taraflar ve toplumun çeşitli kesimlerince ciddi eleştiriler almış,  büyük bir tartışma başlatmıştır.

1475 sayılı İş Kanununu yürürlükten kaldıracak olan ve halen TBMM Genel Kurul gündeminde olan “İş Kanunu Tasarısı” ile bireysel çalışma ilişkilerinin “esneklik temelinde yeniden yapılandırılması” istenmektedir.

Dünyada yaşanan küreselleşme süreci ile ortaya çıkan esneklik kavramı, işgücü maliyetlerini azaltmak ve rekabet edebilme koşullarını güçlendirmek, işletmeleri korumak şiarıyla, iş hukukun temel felsefesi olan işçiyi korunma prensibinin ortadan kaldırılması, kazanılmış emek haklarının geri alınması, ücretlerin azaltılması, çalışanların yalnızlaştırılması, kuralsızlaştırma ve düzensizleştirme anlamına gelen bir dizi uygulamayı tanımlamaktadır.

Gerçekte; günümüzde esneklik, çalışma ilişkilerinin her alanında ve her boyutta, kriz koşullarının sağladığı uygun ortamda, yaygınlaştırılmıştır. Kayıt dışı ekonomi içerisinde  geçerli çalışma ilişkileri, alabildiğine esnekliği içeren  “kuralsızlık”tır.  Çeşitli esnek çalışma biçimlerinin ve uygulamalarının yasa hükmü olarak düzenlenmesi ile sıra, mevcut uygulamaya meşruiyet kazandırmaya gelmiştir. Amaç, esneklik ve kuralsızlaştırmanın sınırlandırılması ya da emek açısından ortaya çıkan olumsuz sonuçlarının telafi edilmesi değil, çalışma ilişkilerinde “esnekliğin sürdürülebilir” olması için elverişli koşulların yaratılması olarak görülmektedir.

Bugün gündemde olan, “İş Kanunu Tasarısı”, çalışma yaşamında koruyucu ve kolektif yönelimleri tümüyle ortadan kaldırmayı amaçlayan ve kuralsızlığın yasallaştırılmasını öngören bir anlayışı yansıtmaktadır.

TBMM’nde görüşülmeye başlanan ve Hükümet tarafından Meclis Genel Kurulu gündeminde bekletilen Yasa Tasarısı, çalışma ilişkilerini kökten değiştirecek dolayısıyla tüm toplumsal yapıyı etkileyecek yeni bir sistem önerisidir.

Bu sistem, işyeri tanımından başlayarak, sözleşme türlerini, çalışma biçimlerini, çalışma ilişkilerini, ücret modellerini, işçi ve işverenin hakları ve yükümlülüklerini, çalışma sürelerini yeniden tanımlamakta ve değiştirmektedir. Bu yanıyla sadece günümüzü değil, doğuracağı sonuçlar açısından geleceği de ilgilendirmektedir. Tasarıda, ülkemiz koşulları ile bağdaşmayan, ekonomimizin gerçekleri ve gelişmişlik düzeyi ile örtüşmeyen bir çok yeni kavram ve kurum, gelişmiş ülke yasalarından yapılan alıntılar, çeviri metinler olarak yer almıştır. Sınırlı ya da istisnai olarak kalması gereken bir çok konu, genel ve yaygın uygulamalara yol açacak hükümlere dönüştürülmüştür.

Tasarının genel gerekçesinde, insanlığı onurlandıran bir gelişmişlik düzeyini tanımlayan, iş hukukuna çağdaş bir nitelik kazandıran, sosyal hukukun temel ilkesi olan “emeğin korunması” ilkesinden  hiç söz edilmemiştir. Madde gerekçelerinde de, vurgulanan kavramlar, yalnızca işletme gerekleri, işveren gereksinimleri ve rekabet  koşullarıdır. Bireysel ilişkilerde güçlü olan işveren karşısında, güçsüz olan emeğin korunması ilkesi, evrensel bir yaklaşım olmanın ötesinde, işverenler için de emek üretkenliği ve verimliliği açısından göz önünde bulundurulması ve kollanması gereken akılcı bir ilkedir.

 “İş” kavramı çevresinde biçimlenen süreçler oluşturulmakta, işinin sürekliliği ve güvencesi olan bir çekirdek işgücü ile  merkeze giriş çıkışı denetlenebilen, (engellenen ya da desteklenen)  yedek işgücünün oluşum koşulları yaratılmaktadır.

Tasarıda öngörülen, kimi  çalışma biçimleri ve sözleşme türleri, işçinin gelir güvencesini tehdit etmektedir. Bu nedenle oluşacak piyasa ücreti, yeterli ücret düzeyine yükseltilmesi gereken asgari ücretin de uygulanmasını engelleyecek, asgari ücretin sosyal niteliğini ortadan kaldıracaktır. Çalışma süresi, işçinin yaşama süresi ile iç içe geçmekte, esneklik uygulamaları ile, işçinin yaşama süresi ve çalışma süresi tanımlanamaz olmaktadır. İşçinin toplumsal kimliği göz ardı edilmekte, toplumsal alışkanlıkları değiştirilerek yaşam biçimine müdahale edilmekte ve tatil ve  dinlenme süreleri kısıtlanarak ya da kullanılamaz hale getirilerek, emeğin kendini yeniden üretim süreçleri sınırlandırılmaktadır.

Tasarı ile asıl işin işin gerekleri, teknolojik nedenler vb. soyut kavramlarla bölünerek, sendikal hakların kullanılması önündeki en önemli engellerden birini oluşturan alt işveren uygulamasının yaygınlaştırılmasına olanak tanınmaktadır. Bir işyerinde, mavi yakalı ve beyaz yakalı işçi ayrımının ötesinde; taşeron işçisi, ödünç işçi, kısmi süreli çalışan işçi, iş paylaşımı ile çalışan işçi, çağrı üzerine çalışan işçi, devir sözleşmesi ile bir başka işverene devredilmiş işçi aynı anda bir arada bulunabilecektir. İşyerinde işçiler, farklı sürelerde çalışabilecek, işe başlama ve bitirme süreleri farklı olabilecektir.

Getirilen sistem, emeği bölmekte, parçalamakta ve işveren karşısında yalnızlaştırmaktadır. Bu durumda, “işyeri”nin toplumsal işlevi ve niteliği de ortadan kalkmış olacağından, çalışma koşulları, sözleşme türleri ve içerikleri, ücret durumları birbirinden farklı olan çalışanları, sendikalarla buluşturmak, farklı çıkarları ortaklaştırmak, ortak çıkarlar temelinde bir araya  getirmek, bugünden daha zor ve karmaşık olacaktır. Gerçekte amaçlanan da işçinin işveren karşısında güçsüz ve yalnız bırakılması ve dayanışma duygusunun ortadan kaldırılmasıdır. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununda kökten bir değişiklik yapılmadan bu sistemin yürürlüğe girmesi, sendikal hakların kullanımını uygulamada olanaksız kılacaktır.

Yeni kavramlar olarak tanıtılan, “iş sözleşmesinin devri”, “ödünç iş ilişkisi” gibi uygulamalar emeğin metalaşması sonucunu doğuracaktır. Roma Hukuku ve Mecelle gibi arkaik hukukta kalmış, çağdaş, sosyal hukukla aşılmış olan, işçinin satın alınması ve işçinin bir sözleşmenin konusunu oluşturması gibi konular bugüne taşınmak istenmektedir.

Sözleşme serbestliği ilkesi, işverene tanınan tek yanlı bir hakka dönüştürülmektedir. İşveren dilediği türde sözleşme yapma hakkına sahip olabilecektir. Belirli süreli iş sözleşmelerinin işin süresinden ve niteliğinden soyutlanması, iş güvencesi ile ilgili hükümler belirli süreli sözleşmeyle çalışanlar açısından uygulanmayacağından, iş güvencesini yok edecektir.

Tasarı ile İş Hukukuna yeni bir kavram olarak girecek olan değişiklik feshi düzenlemesi, işverenlerin, çalışma koşullarında değişiklik yapma hakkını saklı tutmalarına olanak sağlamakta  olup bu yolla, iş sözleşmesi bir tür “bağımlılık ilişkisi” ve “kölelik akdine” dönüştürülebilecektir. İşçinin iş sözleşmesinin devri ve ödünç iş ilişkisi olarak tanımlanan kiralık işçilik bu anlayışın kanıksanmasına aracılık edecektir.

Çalışma süreleri ile ilgili olarak getirilen esneklik uygulamaları, belirsizliği ve keyfiliği yasallaştırmaktadır. İşçinin yalnız ve korunmasız bırakıldığı bir çalışma ilişkileri sisteminde, ancak bir toplu iş sözleşmesinin konusu olduğunda çalışanların korunmalarının olanaklı olduğu konular, işverenlerin tek yanlı belirleyebilecekleri çalışma kurallarına dönüştürülmüştür. Haftalık çalışma sürelerinin, işletme gerekleri gözetilerek günlük değişen sürelere dönüştürülebilmesi, bu yolla fazla çalışma ücreti ödenmeksizin 11 saate kadar çalışma zorunluluğu; denkleştirme sürelerinin yılın neredeyse yarısını kapsayacak biçimde uygulanmasına olanak sağlanması; zorunlu nedenlerle işin durması veya benzer nedenler gibi soyut kavramlarla telafi çalışmalarının işverence yaptırtılabilmesi ; zorunlu nedenler ve genel ekonomik kriz gibi işyeri ve işletme gerekleri açısından tanımlanan kavramlarla; işçinin çalışma koşullarını değiştirmeye yönelik düzenlemeler, bireysel çalışma sözleşmeleri ile çalışmak zorunda bırakılan işçiler için uygulamada tam anlamıyla kuralsızlığa dönüşecektir.

Ücret ve emek haklarına ilişkin konular, işverenlerin ödemekle yükümlü oldukları borç kavramından soyutlanarak, fonların sorumluluğuna aktarılmaktadır. İşverenin ödeme zorluğu içinde bulunduğu dönemlerde, işçinin ücret kaybını önlemek gerekçesi ile İşsizlik Sigortası Fonu içinde küçük bir katılımla “Ücret Garanti Fonu” oluşturulması, ücretsiz izin uygulamalarının yasallaştırıldığı “kısa çalışma süresi” ne ilişkin “kısa çalışma ödeneği”nin de aynı biçimde İşsizlik Sigortası Fonundan ödenmesi öngörülmektedir. İşçiye yapılacak ödeme olması nedeniyle, olumlu gibi görünmesine karşın, bu düzenlemeler, emeğin gereksinimlerini karşılamaktan uzaktır. Gerçekte bu düzenlemeler ile işveren ve işletmeye ait yükümlülüklerin; işçi, işveren ve devletin katkısı ile oluşturulan ve kamusal niteliği olan bir fona aktarılması, kişisel ya da kurumsal risklerin kamusal fonlar aracılığı ile sigorta edilmesi, amaçlanmaktadır. Kısa çalışma süresi için öngörülen düzenleme ise tümüyle işçinin gelir güvencesini göz ardı eden, işveren çıkarlarını öne çıkaran ve koruyan bir sonuç ortaya çıkaracaktır.

Tasarıda yer alan ve emek yararına olan tek yeni düzenleme, ücretin gününde ödenmemesi nedeniyle, işçinin iş görme edimini yerine getirmemesini bir hak olarak tanıyan Tasarının 34 üncü maddesidir. Maddenin ilk biçimi, Komisyon görüşmelerinde değiştirilmiş ve işçinin çalışmadığı bu günlerin ücretlerinin ödenmemesi benimsenmiştir. Böylece, ücretini gününde alamayan işçinin, “çalışmama hakkı”, bu hakkı kullanması nedeniyle, yine yasa hükmü aracılığı ile ortadan kaldırılmakta ve ücretinin ödenmemesi yoluyla, hak araması önünde caydırıcı bir yaptırım getirilmektedir.

Tasarıdaki uzlaşmazlık konularından biri de kıdem tazminatıdır. Kıdem tazminatı ile ilgili düzenleme, “kazanılmış haklar”ı koruyarak, kıdem tazminatına hak kazanma koşullarını yeniden düzenlemektedir. Kıdem tazminatını emeklilik, ölüm ve malullük halleri ile istenirse on yıllık hizmet süresinin sonunda ödenebilecek bir ikramiye niteliğine dönüştüren düzenleme ile ödeme yükümlülüğü işverenin sorumluluğu olmaktan çıkarılmakta ve Kıdem Tazminatı Fonuna aktarılmaktadır. Tasarının bütünü ile öngörülen çalışma koşulları ve emeklilik yaşının yüksekliği birlikte değerlendirildiğinde, kıdem tazminatını “ölüm ikramiyesi” olarak adlandırmak daha uygun olacaktır. İşverenin çalışma koşullarını tek yanlı olarak belirleme hakkı kapsamında, yasanın yürürlük tarihinden önce ya da hemen sonra, tüm çalışanların kıdemleri “sıfırlanmış” olacağından, çalışan işçilerin “kazanılmış haklarının korunması” konusu bir aldatmaca olmaktan öteye geçemeyecektir.

Esneklik içeren bu tasarının yasalaşması, iş güvencesinin uygulanmasını ortadan kaldıracak, sosyal güvenlik sisteminin sorunlarını ağırlaştıracak, kayıt dışı ekonomiyi daha da büyüterek sosyal korunma dışında kalanların sayısının artmasına neden olacaktır. Günümüzde esnek çalıştırılan ve bu nedenle güç koşullar altında bulunan büyük bir emekçi kitlesinin hiçbir sorunu çözümlenmeyeceği gibi, ağırlaşarak sürdürülmesi de sağlanmış olacaktır.

 

 
sayfa başına dön