Işık
KANSU
Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.
Birgül Ayman Güler , AKP'nin hazırlıklarını yürüttüğü
''kamu yönetimi reformu'' na ilişkin yasa taslaklarının ''üniter
ve sosyal devleti tümüyle tasfiye etme'' amacını güttüğünü
dile getirdi. Devletin en temel görevlerinin il özel idarelerine bırakılmasını
öngören taslakların uygulanması halinde yüz binlerce memurun ''sözleşmeli''
statüsüne geçirileceğini dile getiren Güler, ''Taslaklar,
bir taraftan eşitsizliklerin derinleştirilmesi, bir yandan da
ulusun birliğini sağlayan kaynaşma mekanizmalarının örselenmesi
sonucunu getirecektir'' dedi.
Prof.
Dr. Birgül Ayman Güler, Cumhuriyet 'in konuya ilişkin sorularına
şu karşılıkları verdi:
-
AKP iktidarının 'kamu
yönetimi temel kanunu' ve onu bütünleyen yerel yönetimler ile
personel rejimi taslakları ile zaten büyük ölçüde zayıflatılmış
sosyal devlet işlevinin tümüyle ortadan kaldırılmasının amaçlandığı
belirtiliyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Kamu
yönetimi temel kanunu tasarı taslağının ham halinde, amaç
maddesinde ''demokratik bir yönetim, sosyal devlet anlayışının
yerleştirilmesi'' nden söz ediliyordu. Bakanlar Kurulu'nda görüşülen
son halinde bu iki amaç çıkarılmış, geriye ''rekabetçi bir
piyasa şartlarını oluşturmak'' hedefiyle ''devletin düzenleyici
fonksiyonunun güçlendirilmesi'' amaçları kalmıştır. Bu
tanım gereği, devletin toplumun temel ihtiyaçları doğrultusunda
sosyal harcama yapması sınırlandırılacak, giderek de ortadan
kaldırılacaktır.
Toplumsal
eşitsizlik
-
Böyle bir sistem neye yol açar?
Türkiye
gibi azgelişmişlik koşulları yaşayan bir ülkede devletin
sosyal hizmet alanının genişlemesine yaşamsal önemde gereksinim
var. Bölgeler arası eşitsizlik doğrudan devletin sosyo-ekonomik
girişimleri ile ortadan kaldırılabilir. Sınıflar arasındaki,
kentler içinde semtler arasındaki eşitsizliği gidermede kamu
kesiminin çok önemli roller üstlenmesi gerekir. Devletin, ''sosyal
devlet'' ten ''düzenleyici devlet'' haline getirilmesi,
Türkiye'de var olan toplumsal eşitsizliği baş edilmez düzeyde
derinleştirir. Taslağın amaç maddesinde belirlenen hedef, yani ''rekabetçi
piyasa şartlarına odaklanmış'' , temel işlevi ''düzenleme''
ile sınırlanmış bir devlet hedefi, tüm toplumsal yaşamı
piyasa gereklerine göre organize edecek bir devlet yaratmak
demektir. Toplumsal eşitsizlik sorununu piyasa sistemine bırakan,
bu nedenle eşitsizlikleri bugünkünden daha da baş edilmez hale
getiren böyle bir ilkenin kabul edilmesi mümkün değildir.
-
Tam da bu taslaklar tartışılırken, Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan 'ın başkanlık sistemini gündeme getirmesi
rastlantı mı sizce?
Olmasa
gerekir. Devletin en temel görevlerini il özel idaresine vermişsiniz;
iller bölge statüsüne yükseltilmiş, ama hâlâ il özel
idaresinin başında atanmış vali var. Atanmış vali, AB ve Türkiye'deki
yerel yönetim fetişistlerine göre, demokrasiyle bağdaşmaz. Vali
seçimle gelmeli!.. İller bölge yönetimi tarafından yönetiliyorsa,
başında seçilmiş bir vali varsa, bu sistemin adı eyalet
sistemidir. Eyalet sistemi, bir üst kademede merkezi düzeyde
parlamenter demokrasinin taşıyacağı bir yapı değildir. Doğası
gereği başkanlık sistemini taşıyacaktır.
-
Öngörülen sözleşmeli istihdamın başka sonuçları da doğabilir
değil mi? Güvencesizlik, partizanlık gibi...
5
yıl süreli sözleşmelilik öneriliyor örneğin. 5 yıl, seçimlere
denk geliyor. Bu ne demek? Günümüzde 2 milyon 750 bin kamu görevlisi
var. Yerelleşme ile birlikte bunların büyük bölümü sözleşmeli
istihdam edilecek. Aileleriyle birlikte 8-10 milyon insan, 5 senede
bir işini yitirme kaygısı içinde yaşayacak. Burada kayırmacılık,
partizanlık temel motif olacak. Taslak, kamu çalışanları için
gerçek bir tehdittir.
Küreselleşme
ve yönetim
-
Taslakları savunma açısından ''Hantal
devlet Ankara'dan yönetilemez hale geldi'' gerekçesine sığınılıyor.
Bu sav ne kadar doğru?
20
senedir söylenen şu: Küreselleşme ile dünya bir köye döndü.
Madem öyle, bu köyde Türkiye nasıl büyüdü ve Ankara'dan yönetilemez
hale geldi? Türkiye'nin sınırlarında bir büyüme yok, nüfusu
da azalan oranlarda artıyor. İletişim ve ulaşım olanaklarındaki
gelişmeler karşısında, Türkiye'yi bugün Ankara'dan yönetmek
1970'lerde yönetmekten daha kolay olmalı. Kaldı ki, Türkiye
elbette Ankara'dan yönetilecek. Nereden yönetilecek başka? Aslında
demek isteniyor ki, ''Ülkenin maddi kaynakları ve işgücünün;
kalkınmayı, bağımsızlığı sağlama ve eşitsizlikleri ortadan
kaldırma amacı doğrultusunda planlı bir şekilde merkezden yönetilmesi
sona erdirilmelidir.''
Aslında
bu, doğrudan doğruya planlı bir karma ekonominin sona erdirilmesi
talebidir. Türkiye'deki 2 milyon 750 bin kamu görevlisinin yalnızca
yüzde 1.5'i Ankara'da çalışıyor. Türkiye'de, hantal dedikleri
devletin yüzde 85 oranındaki personeli; öğretmendir, hekimdir, mühendistir,
imamdır, polistir, yargıçtır ve bunlar Ankara'da bürolarda
oturmuyor. Personel açısından bakarsanız Türkiye'de kamu görevlisi,
toplam nüfusun yüzde 3-4'üdür. Fransa'da bu oran yüzde 8,
Almanya'da yüzde 6, ABD'de yüzde 7.5'tur. Uluslararası karşılaştırmaya
bakarsanız, aşırı şişkin kadrolardan oluşan bir büyük
devlet bulamazsınız. Devletin gayri safi milli hasıla içindeki büyüklüğü
yüzde 25'tir. Türkiye'de hantal devlet gerçeği yoktur. Bu, büyük
yalanlardan biridir. Burada ülke Ankara'dan yönetilmez demek,
kamunun öncülüğü olmasın, kamu iktisadi teşebbüsleriyle Türkiye'nin
kalkınma faaliyetine son verin, devletin sosyal faaliyetlerini
ortadan kaldırın, kamu yatırım harcamalarını kısın demektir.
Türkiye Ankara'dan yönetilmez demek, IMF programını savunmak
demektir.
-
Kamu yönetimi temel kanunu taslağı, bütün bu bilgilerin
ışığında genel olarak ne anlama geliyor?
Küresel
sermaye taslağı
Türkiye
için sosyal devletin tümüyle ortadan kaldırılması anlamına
geliyor. Siyasal anlamda üniter devlet örgütlenmesinin, idare
anlamında da devletin merkeziyetçilik ilkesi temelinde örgütlenmesinin
sonu anlamına geliyor. Sosyal devlet ile merkeziyetçilik, biri
olmadan diğeri olmayan iki özelliktir. O yüzden kamu yönetimi
temel kanunu taslağı, KİT'leri ortadan kaldırmaya yönelik girişimler,
yerel yönetimleri düzenlemek için hazırlanan taslaklar, kamu
personel rejimi düzenlemeleri, hepsi birlikte yerelleştirme ve özelleştirmeyi
beraber götüren, bunun sonunda da hem merkezi, hem de yerel
iktidarı, halka kapatıp asıl olarak küresel sermayeye açan
taslaklardır.
-
Burada yurttaşın konumu ne oluyor?
Yurttaş hem merkezi, hem yerel düzeyde
karar verme süreçlerinin dışına itiliyor, yurttaş müşteri
olarak adeta piyasa sisteminin unsurlarından biri olarak tanımlanıyor.
Bu tasarılarla gelen yerelleştirme, beklenenin tersine, kamu
iktidarını halka yaklaştırmıyor, daha fazla uzaklaştırıyor.
Çünkü model, kamu yönetimini hem merkezde hem yerel düzeyde
birer ticari işletme haline getirmeyi amaçlıyor. Kamu kurum ve
kuruluşlarına, halkın refahını arttırmak değil, rekabetçi
piyasa oluşturmak görevi veriyor. Her şeyi piyasa için piyasadan
doğru gören bir devlet, ister merkezde ister yerelde, halka değil
şirketlere yakın olacaktır. Bu şirketlerin, yerliden çok yabancı
şirketler olması işin bir başka yönüdür. Yerel düzeyde
yurttaş, yönetime, merkeze olduğundan fiziken daha yakın olacaktır;
ama karar mekanizmasına ne iradesi ne de talepleri ulaşabilecektir.
Tasarı, yönetişim devleti tasarısıdır; yönetişim devletinde
katılım özel sektör ile bunların sivil toplum kurumlarına açık,
yurttaşa-hemşeriye kapalıdır.
Eğitimdeki
büyük tehlike
Prof.
Dr Güler, eğitimin yerelleşmesi ile ortaya çıkacak tehlikelere
dikkat çekerek taslağın sömürgüleşmeye yol açacağını söyledi.Güler'in
bu konuda sorularımıza verdiği yantılar şöyle:
-
Eğitim yerelleşirse ne olur?
Eğitim,
merkezi yönetimin -devletin- ana görev alanından çıkarılarak,
merkezi yönetimin ''yapacağı ya da düzenleyeceği görev ve
hizmetler'' bölümüne aktarılıyor. Taslağın bu maddesinde
Anayasa'nın 42. maddesinin üç fıkrasında değişiklik
gerekebileceği belirtiliyor. Bu fıkralar, eğitimin Atatürk ilke
ve inkılaplarına uygunluk, devlet gözetimi ve denetimi altında
olma, ilköğretimin zorunlu ve devlet okullarında parasız olması,
özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olacakları esasların
yasayla düzenlenmesi konularına ilişkindir. Bu ilkeler eğitim
konusunun özünü oluşturur. Son 15 yıldan bu yana, artık küreselleşme
var, eğitimin millisi fazladır; eğitim ulusal değil küresel-evrensel
ilkelere oturtulmalıdır savlarının nasıl yaygınlaştığı hatırlanmalıdır.
Sıradan insanlar değil, zaman zaman bazı Milli Eğitim Bakanları
bu savı yüksek sesle dile getirmişlerdir. Tasarı, küreselleşmeye
yaslanarak, eğitimde bir yandan ulusallık, öbür yandan kamusallık
ilkesini yerelleşmeyle ortadan kaldırmaya yönelmektedir. Tehlike,
bir yandan sömürgeleşmedir; bir yandan eğitim hizmetinin özelleştirilmesidir;
bir yandan da eğitim birliğinin parçalanmasıdır.
-
Öğretmenlerin, hatta bütün kamu görevlilerinin özlük haklarında
da köklü değişiklikler, hatta geriye gidişlerin olacağı da
yapılan saptamalardan biri.
Milli
Eğitim Bakanlığı'nın görevleri özel idareye devredildiğinde,
öğretmenler, sözleşmeli çalıştırılacak. Sözleşmeli
istihdamda işe alma, işten çıkarma artık merkezde olmayacak, özel
idarede olacak. Bu durumda, Antalyalı, İzmirli bir öğretmen
acaba Bingöl'de, Muş'ta, Hakkâri'de işe girmek için il özel
idaresine gider başvurur mu dersiniz? Başvurmayacaktır. Diğer
yandan ülkenin geri kalmış diyebileceğimiz yerlerindeki öğretmenlerin,
İstanbul'da, İzmir'de işe girmek üzere o illerin il özel
idarelerine başvurma cesaretine sahip olabileceklerini düşünebiliyor
muyuz? ''Bingöl özel idaresi, İzmir özel idaresinin öğretmene
verdiği paranın üç mislini verir. Böylece Bingöl'ü cazip hale
getirir, öğretmenleri çekebilir'' diyebilirsiniz. Ama,
yerellik, bölgenin kendi kaynaklarıyla kavrulması gerektiği
felsefesine dayanır. Merkezi yönetimin, bölgeler arası eşitsizlikleri
gidermek üzere bir taraftan öbür tarafa kaynak transferini
reddeder. Bu yüzden zaten geri kalmış olan bir ilin özel
idaresinin kendi yöresini cazip kılacak kaynakları bulması zorlaşır.
Bu nedenle, taslağın oturtmak istediği felsefe, bölgeler arası
dengesizlikleri, eşitsizlikleri son derece olumsuz etkileyecektir.
Ülkenin doğusundan batısından, kuzeyinden güneyine insanlarının
kaynaşmasını önleyecektir. Ulusun birliği asıl olarak kamu
hizmeti mekanizması eliyle sağlanır. Yalnızca iktisadi sonuçları
yoktur kamu hizmetlerinin. Toplumsal, kültürel sonuçları da var.
Çok yönlü amaçlar peşinde koşar kamu hizmeti. Dolayısıyla
bir taraftan eşitsizliklerin derinleştirilmesi, bir yandan ulusun
birliğini sağlayan kaynaşma mekanizmalarının örselenmesi söz
konusudur.
TAŞRADAKİ
ÖRGÜTLENME
Valilik
sistemi kaldırılıyor federal yapı getiriliyor
Birgül,
"Memurların özel idareye devredilmesi özelleştirmenin önünü
açacak bir uygulamadır" diye konuştu.
-
Taslakların bir yanı özelleştirmeci, diğer yanı federalist
yerelleşmeci bir yapı öngörüyor...
Özelleştirme
yerelleşme ile, yerelleşme de özelleştirmeyle iç içe. Bu savın
da kanıtı var: KİT'lerde çalışan personelin ancak yüzde 4'ü
memur, diğerleri sözleşmeli ve geçici işçilerden oluşuyor.
Zaten KİT'lerdeki özelleştirme uygulamaları ancak memuriyet statüsü
eritildikten sonra başarılabildi. Belediyelerde ise çalışan
toplam kamu görevlisinin yüzde 35'i memur. O yüzden belediyeler
taşerona, ihaleye, imtiyaza, yap-işlet- devrete, yap-işlete iş
aktarıyorlar. Merkezi yönetim çalışanlarının ise yüzde 80'i
memur. Merkezi yönetimin görevlerini özelleştirebilmek için öncelikle
anayasal güvence altındaki memurluk statüsünün çözülmesi
gerekiyor. Bu çözme, ancak ve ancak, merkezi yönetim hizmetleri
parçalanarak gerçekleştirilebilir. Yerelleşme, bu zorunluluğu
karşılayan hizmeti parçalama işlevini görüyor. Merkezi yönetimde,
1 milyon 600 bin memur çalışıyor. Bunların 650 bini Milli Eğitim,
225 bini de Sağlık Bakanlığı'nda. Taslaklarda yapıldığı
gibi, Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı dahil, 1 milyon 600 bin
memurun toplandığı birçok bakanlığa taşrada örgütlenme yasağı
getirirseniz; bunları özel idareye devrederseniz; ''yerel yönetimlerde
istihdam sözleşme esasına dayanır'' hükmünü öngörürseniz;
memurluk statüsünden kurtulmuş oluyorsunuz.
'Anayasaya
aykırı'
-
Yapılmak istenen, Milli Eğitim gibi, Sağlık gibi, Bayındırlık,
Tarım gibi bakanlıkların taşra örgütlerinin kaldırılması...
Evet.
Taslaklar, 5 tane bakanlığın taşrada örgütlenmesine olanak sağlarken,
diğer bir düzine bakanlığın ise taşrada örgütlenmesini
yasaklıyor. Beş bakanlıklı taşra, ilginç bir görüntü
sunacaktır. Örneğin, valilik sisteminin temel kurumu diyebileceğimiz
il idare heyeti üyesiz kalmaktadır. Bu kurulda şu anda yer alan
il milli eğitim müdürü, il sağlık müdürü, il bayındırlık
müdürü gibi bakanlık taşra yöneticileri özel idareye
devredildiği için, bu heyette yalnızca defterdar ile il çalışma
müdürü kalmaktadır. Bu durumda valilik dediğimiz sistem bütün
işlevini yitirerek temelsiz kalıyor. Taslak, anayasada devletin
temel görevleri arasında sayılan milli eğitim, sağlık, tarım
gibi hizmetleri yerel idarenin görev alanına alarak, anayasaya aykırı
bir düzenleme yaratıyor.
Katılım
Ortaklığı Belgesi
-
Federalist bir yapı nasıl örülüyor yapılması istenen düzenlemelerle?
Taslak,
Türkiye'de bölge yönetimi getiriyor. AB katılım ortaklığı
belgesi, Türkiye'de istatistik bölge düzeyleri kurulmasını
istemişti. Bu istek yerine getirildi ve Bakanlar Kurulu kararnamesi
olarak 22 Eylül 2002'de yayımlandı. Bu kararnameye göre Türkiye'de
3 kademe bölge düzeyi var. Birinci düzey bölge 12 adet. İstanbul
örneğin kendi başına bir bölge. İkinci düzey bölge 26 adet
olarak saptandı. Üçüncü düzey bölge de iller, 81 adet.
Sistemimizde iller bölge olarak kabul edilmezler; Türkiye'de bölge
yönetimi yoktur. Buna karşın, Katılım Ortaklığı Belgesi'nde
yer alan hüküm gereğince yapılan çalışmalar sonunda, iller bölge
olarak ilan edilmiştir.
-
Bunun sonucu ne olur?
Belge
Türkiye tarafından imzalandığında, AB ve Avrupa Konseyi Türkiye'den,
bu kademelerde Avrupa Bölgesel Yönetimler Özerklik Şartı'nı
uygulamasını isteyecektir. AB'nin bölgesel ve yerel yönetimler
politikası tek başına iktisadi ya da idari içerikli bir kalkınma
politikası değildir; kültürel-etnik ve dinsel haklar, bunların
temsili, bu politikanın özünü oluşturur. İkincisi, temel
sosyal devlet görevlerinin il yerel yönetimlerine devriyle, azgelişmiş
il ve bölgeler ile diğerleri arasındaki dengesiz gelişme daha da
derinleşir.