Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

 

BİR YAZKO VARDI

Erol TOY

(Anlatı  : 14)

GENEL KURUL

Genel Kurul 2 Nisan’da, yasaklarla “himayeye mazhar” örgütlenmelerin en civcivli zamanında neredeyse bütün üyelerin katılımıyla toplandı.

Başkanlığa seçilen Salim Şengil, Hükümet Komiserinin gözetiminde, bilânço tartışması, bütçe onayı, anasözleşme değişikliği ve dileklerden ibaret gündemi onaylatarak oturumu başlattı.

Bilânço ve bütçe tasarısı herkese önceden gönderilmişti. Katılan üyelerin nasılsa okuduğu gerekçesiyle, yineleyip zaman yitirmeden görüşme açılması oylandı. Kabûl edilir edilmez başkan, açılış konuşmasına çağrıldı.

Mustafa Kemal Ağaoğlu, ilk genel kuruldan beri doğru bir yöntem uygulardı.

Düşündüğü… Her biri bir dalın uzmanı üyelerin uygulanmasında yarar görerek önerdiği… Aklına yatan yeni tasarımlarla girişimleri usturuplu bir biçimde açış konuşmasına serpiştirir... Genel kurul eleştirileriyle olgunlaştırıp pekiştirir… Tartışma havasına göre o anki gündemi belirleyecek hale gelen konuyu sıcağı sıcağına öneri haline getirip oylatırdı.

Orada pek yandaş bulmayan… Ama huyu gereği düşünmesi ya da aklına yatmasıyla uygulamaya başladığı… Veya Somut örneğindekine benzer biçemde, mutlaka gerçekleştirmek istediği özgün tasarıları da, her yönetici gibi bütün riskleri göze alarak hayata geçirirdi.

Bu türden oluşum ve girişimler, her zaman, her yerde, kendine güvenen veya anında karar verme zorunluluğuyla karşılaşan her yönetici tarafından uygulanır.

Çünkü bazen kabûl edip etmeme zamanı çok kısadır. Derinliğine inceleyip tartışma, sonuçtan umulan faydayı engelleyecektir. Bazen en geniş ve ayrıntılı bilgi, uygulamanın başındakinde birikmiş… Yararı zararına ağır basmıştır. Bazen daha önerilirken fayda veya kâr görülmüş, gösterilmiştir. Yönetici, konumu ve görevi gereği riski üstlenir, kararı verir. Uygulamayı başlatır.

Sonuçta kurum ya da kuruluşu yarar, başarı ve kâr sağlarsa, gücünü artırır. Üye, ortak ve yandaşlarının bilinçaltında, bildiği ama o an için açıklanmasında sakınca gördüğü bir şey var, önkabûlüyle yücelir.

Pek çok ekonomi-politik mucize üreticisinin “bir bilen, hep kazanan” karizması böyle oluşmamış mıdır?

Yandaş, gurup, kitle ya da topluma bir kez böyle bir güven ve inanç yerleşti mi? “Bildiği bir şey olanın,” sonraki emrivâki veya dayatmalarının yutulması zor olsa da… Özümsenmesi, hatta benimsenmesi alabildiğine kolaylaşır.

Başarılı olmazsa, kendi işiyse iflâsı üstlenir. Kurum ya da kuruluş yöneticisiyse zarar yönettiklerinin kamburuna eklenir.

Ve o tarihe değin katmerlenen karizması boydan boya çizilir.

Çekilmezse görevden alınır.

O kusurunu postuyla, kitle zararını emek ya da canıyla öder.

DEMOKRATİK STRATEJİ

Ama, stratejinin doğruluğu ölçüsünde, paylaşım ve katılım bilincine sahip her yönetici gibi… Ayrıntısına girilmese bile her tasarı, her zaman ve koşulda genel kurullarda tartışılırsa… Yönettikleriyle, kendini seçenlere güvenme demokratlığı bir yana bilgiyi… Dahası sorumluluğu paylaştırdığından suçu da bölüştürürdü.

Salt demokrasinin oylama-onaylama felsefesine pek uymasa da, olmazsa olmazlara uyan bu tutum ve davranış, görüşülmüş olmaktan dolayı dayatmayı belli ölçüde örselediğinden tam anlamıyla dikta da sayılamaz.

Ne var ki, ilk evrede başarı kazanan pek çok kurumun, pek çok yöneticisi, bu en az demokratik kurala uymakta zorlanır. Hele ilk birkaç girişimi başarılı olmuş… Örneğin kurum yönetmiş, zarardan kurtarmış… Şirket kurar kurmaz kâra… Parti kurduğu yıl iktidara geçmişse… Büsbütün şirazeden çıkar.

Bir kez de o özgüvene geldi… Çevresinden o önkabûlü gördü mü?

Tutmayın gayri !..

Yandaşı ya da yönetmekle yükümlendiklerinin her söz, durum, tutum davranış ve girişimlerinin tanrısal vahye dayandığına inanmasını ister.

Bu görüşün en eski tanığı 2 bin 500 yıldır Herodot’tur.

Ve Sokrates söyleyip Platon yazmadan tam 100 yıl önce Susa Sarayından aktardığı… Muğlar iktidarını deviren Dârâ ile 6 yoldaşının “nasıl bir devlet” sorusuna yanıt aradıkları tartışmada, Otanes’in tiran için söylediği; “Saygı gösterirsiniz, daha fazlasını ister. Fazlasını gördüğünde de, dalkavuk diye küçümser,” sözü o zamandan beri kulaklara küpedir. Elbette küpeyi ömür boyu taşıyabilenler için.

Ama tarihin tanıklığı bir yana, günümüzün yöneticilerinin davranışına yüzeysel bir bakış bile, başa geçer geçmez küpenin çıkarılıp atıldığını göstermeye yeter.

Öyle ki, başarılı ya da tersine hüsranla sonuçlanan tek girişim sahip veya öncüsü pek çok ham ervah… O tek girişimi bir ömür boyu kitlesi yahut bütün topluma fatura edilebilecek kazanım saymakta… Ve her dayatmayı toplumsal borç taksiti sanarak dayatmasını artırdıkça artırmaktadır.

Oysa her düşünce ve girişimini kitlesiyle paylaşabilen yöneticinin ne başarı kıskançlığı ne hüsran hüznü olur.

Çünkü herşey toplum için, toplumla yapılmış… Yönetene sadece ve sadece bütünü temsil etmenin onuru… Yüküm ve sorumunu yerine getirerek topluma hizmetinin huzuru kalmıştır.

Çünkü çoğunluğun katıldığı toplantılarda çok katı ve kesin itirazla karşılaşan tasarılar bile… Herkesin fikrini açıkça savunabileceği özgür ortamda görüşüldüğü için… Dalkavukluk ve haksız çıkarbirliği dışında, doğrudan olmasa da dolaylı bir onay taşır… Konu zemininde tartışılmış… Karşı çıkma fırsatı varken çıkılmamış… Önleme olanağı doğmuşken suskun kalınmıştır.

Bu da başarı coşkusu kadar, başarısızlığın suçunu paylaştırır. Ve suç birinin sırtına yüklenip sıvışılsa bile, suçortaklığı sanığın bağışını kolaylaştırır.

İlk zamanların Mustafa Kemal Ağaoğlu’sunun düşündüğü ya da düşlediği her tasarımı açış konuşmasıyla gündeme taşıması bu nedenle hem doğru, hem kendisi ve kooperatif için yararlı bir stratejiydi.

Özellikle çok ortaklı kooperatiflerin genel kurul yapabilmesini sağlamak için, pek çok değişiklikle kevgire döndürülse de, genel kurulların üye çoğunluğuyla toplanması yasa gereğiydi.

Orada paylaşılan düşlerle düşünceler, “hayırlara vesile olsun,” olmasın, pek eleştirilmez. Ama yine yasa gereği ortak kararı zorunlu kılan akçeli işler dayatılmış… Hele bir de sonunda sorun çıkmışsa, kıyasıya eleştirilmesini hiçbir güç önleyemez.

ELEŞTİRİ SAĞNAĞI

Olguya bu açıdan bakınca, durum ilginç ve çarpıcıydı.

Mustafa Kemal Ağaoğlu ilk kez hiçbir tasarım sunmadan toplantıyı açtı.

Oysa üye çoğunluğunun çağrıyla birlikte tartışmayı istediği asıl konu… Bir türlü ısınamadıkları içeriğinden… Duygusal olsa da, üyelere pek yer ve yüz vermemenin dışlanmışlığından dolayı Somut’la… Başkanın bakanlık iznini alabilmek için aylarca uğraştığı kooperatif konusu dışındaki alanlarda da şirket kurabilme değişikliği idi.

Ağaoğlu’nun bu temel ilgi ve merak konularına hiç değinmeden, salt bilânço gerçeklerine dayalı kısa açış konuşması, üyelerin merak, öfke ve homurtusunu büsbütün artırdı. Çünkü genel kurul kayıtlarına aynen giren bilânçonun acı ve çarpıcı gerçeğine göre, inanılması zor ama, kooperatif kasasıyla banka hesapları sıfırdı. 

Buna karşılık kitap pazarından diğer yayınevlerine aktarılması gereken satış bedelleri… Somut hesabının görüleceği güne ertelenen çalışan ücretleri… Aylardır ödenmeyen kira, sigorta primleri, vergi, elektrik, su, telefon gibi zorunlu giderler… Ve basımevi alacaklarıyla üyelerin telif ücretlerinden kaynaklanan 19 milyon borç vardı.

Ve hiçbir ayrıntı vermeyen salt sözlü açıklamaya göre, Somut’un 6 sayılık genel satış ortalaması 12 bindi… Şimdilik kooperatife hiçbir gelir sağlamıyor... Ama ücretlerle zorunlu giderler dışında bir külfet de yüklemiyordu.

Gerçeğin kılıcı, basiretli ve becerikli bir işadamı olan Mustafa Kemal Ağaoğlu için bile keskin… Yarası ticaretle uzaktan yakından ilgisi olmayan Yazko üyesi ozan, yazar ve çevirmenler içinse pek derindi.

Neredeyse genel kuruldaki bütün parmaklar söz almak için ayaklandı.

Ve ilk salvo, toplumcu gerçekçi enfes öykü ve romanlarına eklenen oylumlu bir araştırmacı… Analiz yeteneğini hep diri tutan titiz bir incelemeci… Çarpıcı fikirler üretebilen cesur bir denemeci… Uzun yıllar İstanbul Mimarlar Odasını yönetmiş, TİP eylemlerinde pişmiş bir örgüt insanı… Birikimli bir gazeteci… Bildiğini paylaşmaktan da, sözünü esirgemekten de sakınmayan Demirtaş Ceyhun’dan geldi.

Süreli yayınlar konusunda genel kurul eğiliminin olağanüstü kurultayda belli olduğunu… Buna karşın Somut’un, üstelik haftalık çıkarılmasının, üyelerini dışlayarak kooperatifi kaldıraç gibi kullanmak anlamına geldiğinden başladı. Üye çoğunluğunun katılmayacağına inandığı içeriğine değinen oylumlu, kapsamlı ve etkin yorumlarla, doğal gördüğü başarısızlığı topa tutarak bitirdi.

Ardından şiiri tadında keskin, buruk ve ışıltılı buluşları… Zekâsı oranında derin görüşleri… Direnci gücünde sivri dili… Bilinci kadar keskin esprisi… İnsancıllığı ölçüsünde çuvaldızlama yeteneğiyle Can Yücel, hüzünle kahkahayı birbirine sarmalayarak hem başkanı, hem Somut’u yerden yere vurdu.

Ona göre, Yazko’nun çıkaracağı bir haftalık, ülkenin durumu, üyelerin tutumu ve toplumun konumuna uygun olmalı… Gitgide sinikleşen basına, koşulların elverdiği oranda özgürlüğün penceresini açmalı… Yitirecek çok şeyi olanlar suskun ve edilgin  kalsa da, aydın olma sorumunun bedelini göze alarak baskının üzerine yürümeliydi.

Oysa Somut’un tavrı, toplumsal gerçekler yerine bireysel sığınaklara kaçıştı.

Bu da baskı hevesini yasallaştırarak artırmaktan öteye gitmiyordu.

Geniş toplum kesimlerinin gereksinimi yerine, kaçış ya da kabûl gösteren yayın organları, hem yarardan çok zarar… Hem okur kitlesinin ilgisizliğini doğururdu.

Nitekim ilk sayının merakıyla 12 bin görünen ortalamanın, her sayıda biraz daha düşeceğini görmek için kâhin olmak gerekmediği eleştirisi, genel kurul uğultusuyla onaylanınca, Mustafa Kemal Ağaoğlu, başkanlık önceliğini kullandı.

KONGRE TAKTİKLERİ

Konuşmak için söz sırası bekleyenlere fırsat vermeden, söz aldı.

Kooperatif yararına kullandığı matbaasına ek olarak evinden getirdiği masa sandalye de içinde bütün özel olanakları… Somut için Hürriyet anlaşmasını da içeren kişisel itibar ve fırsatları sergileyen… Ve üyelerin vicdanında nankörlük çağrışımları uyandıracak başarılı girişimleri anımsatan sözlerinin sonunda, görevinden istifa etti.

Uğultu yerini derin bir sessizliğe bıraktı. 

Ve zekâ kumkuması Can Yücel’in Mustafa Kemal’e nazire olarak, “Mustâfi Kemal” benzetmesi, zaten çoktan kızışmış ortalığı, birbirine kattı.

Bu ani gelişme, bir başka başat konu, anasözleşme değişikliğini hiç kimsenin kapağını kaldırmayacağı bir küpe tıkıvermişti.

Başkandan her kongrenin öncelik hakkı tanıdığı usul hakkında söz alındı.

Genel kurulların gündemi oluşturan konuları tartışmak amacıyla toplandığı… Herkesin içine sinecek doğru ve yararlı kararların ancak böyle alınabileceği… Bu nedenle işler iyiye gidiyorsa daha iyiye yönlendirmek… Kötüye gidiyorsa engellemek amacıyla eleştirmeninin eşit pay ve söz sahibi her üye için hem hak, hem ödev, hem sorum olduğu… Yazko gibi bir aydın topluluğunda bu gerçeğin daha da geçerli ve şiddetli uygulanmasının doğallığı… Eleştirilerin, hiçbir artdüşünce taşımayan iyi niyetten kaynaklandığına inanılarak alınganlığın yersizliği… Ama, yine de seçilen sözcüklerin şiddeti başkanı gücendirmişse, genel kurul adına hem nalına, hem mıhına misâli özür dilendikten sonra… Bilânço gerçekleri bütün ayrıntısıyla ortaya çıkıp değerlendirildiğine… Bu koşullar altında Anasözleşme değişikliğinin kabûl edilmeyeceği belli olduğuna… Ve gündemde seçim maddesi bulunmadığına göre, bütçe oylanır oylanmaz, genel kurulun kapatılmasının yerinde olacağı, ileri sürüldü.

Oturum başkanı Salim Şengil, değerli eşi Nezihe Meriç’in gölgesinde kalan öykücülüğüne karşın, eski bir yayıncı ve deneyimli bir dernekçiydi.

Daha oylama sözü geçer geçmez, gündemde olmayan ya da oturum başında alınmayan konuların görüşülemeyeceğine dayanarak hemen yanındaki Hükümet Komiserinin onayını almış… O rahatlıkla yasal bir gereği anımsatan öneriyi oya bile sunmadan sıra bekleyen konuşmacıları atlayarak, bütçeyi oya sunmuştu.

Neredeyse oybirliğiyle kabûl edilir edilmez uzun tartışmalar bekleyenlerin düş kırıklığıyla yanıp sönen gözlerinin içine baka baka genel kurulu kapattı.

Genel kurul sona ermiş… Pasifinde banka hesaplarıyla kasası sıfır… Aktifinde borçları 19 milyon görünen bilânço aklanıp bütçe neredeyse oybirliğiyle onaylanmış. Bazılarına leşi öldürene sürükletmek gibi gelse de, pek çok sivil toplum kuruluşu yönetimlerinin öpüp başına koyacağı bir sonuç doğmuş… Başkan da yönetim kurulu da, aynen görevde kalmıştı.

İSTİFADA ISRAR

Ne var ki, diler leşi öldürene sürütme… Diler öfkeleri zamana yayarak iş yapana fırsat sağlama diye alınsın, kongre kaçırma taktiği işe yaramamıştı.

Toplantıyı izleyen 5 Nisan günü, Mustafa Kemal Ağaoğlu başkanlığında Kemal Sülker, Adnan Özyalçıner, Recep Bilginer ve Kemal Özer’in katılımıyla toplanan yönetim kurulu o kapanışı aynı şıklıkla yanıtladı. 

“2 Nisan 1983 olağan genel kurulundaki görüşmeler ışığında, olağanüstü kongreye gidilerek, yeni yönetim kurulu seçimi yapılması gerekli görülmüştür.

Kongrenin 23 Nisan olmazsa 30 Nisan günü saat 13’te İstanbul Tabip Odası salonunda, 1- Açılış ve başkanlık divanı seçimi… 2- Yönetim Kurulu seçimi… 3- Kapanış, gündemiyle yapılmasına oybirliğiyle, karar verdi.”

Çağrı ile birlikte, başta kurucularınki olmak üzere neredeyse bütün göz ve ağızlar, kooperatifin 1 numaralı üyesine yöneldi.

Genel kurulun kapanışıyla çözümlendiği sanılan sorun, kararlı bir istifayla katmerlenmiş ve büsbütün çetrefilleşmiş olarak üyelerin kucağına yerleşmişti.

Yazko treni raydan çıkmış… Üçüncü yılına çok başarılı giren kooperatif, birden cadı kazanına dönmüştü.

Kimi üyeler haklı olarak Somut başarısızlığının Mustafa Kemal Ağaoğlu’nu paniğe sevkettiğini… Kooperatifi borca sardıktan sonra, eleştirileri bahane ederek sorumluluktan kaçtığını… Bu koşullarda hiç kimse üstlenmeyeceği için kooperatifin tasfiyeye uğrayacağını söylüyor... Kimi genel kurulda tartışılmamasına karşın, kooperatif konusu dışında şirket kurmanın anasözleşmeye girmesini sağlama amacıyla şantaja kalkıştığını ileri sürüyordu.

Gerçek niyeti öğrenmenin tek yolu vardı.

Mustafa Kemal Ağaoğlu’yla her zaman olduğu gibi açık açık konuşmak.

Genel kurul çağrısı alınır alınmaz buluşuldu.

“Kooperatif kurulurken de kasada tek kuruş bulunmadığı… Salt insan, emek, bilgi ve hünere dayanarak girişilen işte, insan varoldukça her eksiğin giderileceği… Basiretli bir ticaret adamı olarak bu gerçeği herkesten iyi bilmesi gerektiği… Daha birkaç yıl önce işi için çok daha büyük borca girmekte duraksamadığı… Ve onca durgunluğa karşın neredeyse tamamını ödeyen birinin, işlevli topluluğu adına 19 milyonluk borçtan yılmayacağını. Bu ısrarlı davranışın, genel kurula kendi istencini dayatma gibi, ona yakışmayacak yorumlara neden olacağını… Eğer salt eleştirilere dayalı bir kırgınlıksa, kendisinden genel kurul adına özür dilendiği… Ve her şeyin kapanan kongreyle geride kalması gerektiği… Ama istiyorsa, çağrısı yapılan toplantıda bir kez de öneri ve oylamayla özür dilenebileceği… Yok, Somut’un düş kırıklığından kaynaklanan panikse, içeriğinin eleştiriler doğrultusunda yavaş yavaş değiştirilerek düşüşün yükselişe çevrilebileceği… Bu bağlamda bir görev düşerse, hiçbir unvan ve ücret istenmeksizin üstlenileceği,” açıkça belirtildi.

Mustafa Kemal Ağaoğlu ne bir açıklama yaptı. Ne bir istem savunmasında bulundu. Ona hiç yakışmayan yılgın ve kesin bir ifadeyle; “Somut’u da, Yazko’yu da artık taşıyamayacağını,” söylemekle yetindi.

Durum açıktı.

Ama, kuruluş toplantısındaki içtenlikten yoksundu.

Gerçekle yüzleşmek için anlamazlığa vurup sormaktan başka çare yoktu; 

“Asıl neden sıkıyönetim mi?”

“Ben Yassıada idamlıklarından Samet Ağaoğlu’nun oğluyum.”

Dolaylı yanıtı, ayrılışın asıl gerekçesini anlatmaya yetiyordu.

Eğer her insan bilinç ve direncinin bir dayanma sınırı olduğunu geçmişteki deneyimlerinizde yaşayarak öğrenmişseniz… O sınırı zorlamanın hem faydasız… Hem gereksiz… Hem de kaş yapayım derken göz çıkarmak olacağını da bilirsiniz.

Artık Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun sürdürmesini istemek, yersizdi.

İki genel kurul arasındaki üç hafta boyunca; “Ne olacak bu memleketin hali?” sorusu, “Kooperatifin hali ne olacak?”la yer değiştirdi.

Kurucularla üye çoğunluğunun erişilebilenlerine bazen topluca, bazen tek tek, zaten farkında oldukları durum, bir kez daha açıkça ve olduğu gibi yinelenmekten başka ne yapılabilirdi?

Genel sonuç çarpıcıydı.

Hiçbiri o süreç ve koşullarda işlevli ve etkin bir kurumu, sıkıyönetim baskısına teslim etmeyi içine sindiremiyordu. Baskı zorlayıp gerektiriyorsa yeniden kuruluş evresindeki gibi salt kitap yayınına çekilerek, kooperatifi yaşatma çareleri aranması… Ama bu zorunluluk yasaklarla kaçınılmaz hale gelinceye kadar yayınların tamamında dayatılması görüşü ağır bastı.

Tasfiye daha sözü edilir edilmez unutuldu.

Kurucuların ayrı ayrı topladığı genel görüş, ortak toplantıda ele alındı. Kemal Bilbaşar hasta, Ataol Behramoğlu yurtdışında… Mustafa Kemal Ağaoğlu bırakmakta kararlı olduğundan, o toplantıya katılan kurucu ortakların kararı, tıpkı ilk toplantıda olduğu gibi, eksiklere karşın devam yönünde oldu.

Ve Bertan Onaran’ın yönetimde, Afşar Timuçin’in denetimde hiç eksilmeyen destekleriyle, güç odaklarını, istedikleri sonuca en geç eriştirecek noktaya kadar götürmek için birinci sıraya yerleştirdikleri kurucu üyeyi ödevlendirdiler.

 

Sürecek

   

sayfa başına dön